5 Şubat 2013 Salı

İkinci Bölüm: Yeni Seküler Düzen'in Kuruluşu


İkinci Bölüm:
Yeni Seküler Düzen'in Kuruluşu


I. Kısım
Düzen'in Gizli Tarihi

Tarih rastgele gelişmez. Gözünden hiçbir şey kaçmayan Dünya Üstadları'nın yapıtıdır tarih. Doğal olarak, Dünya Üstadları giz aracılığıyla korurlar kendilerini." (Umberto Eco, Foucault Sarkacı, s. 202)

1. Bölüm:
1492 ve Sonrası: Düzen'in İlk Adımları

 
"Beth" ve "he"  (Yani "Be ezrat ha Chem" ya da "Baruch Chem"; "Tanrı [Yehova] kutsaldır")— Kristof Kolomb'un özel mektuplarında kullandığı monogram
İspanyalı Kabalacılar'ın, "Mesih getirme" planları kurmaya başladığı dönemlerde, İspanya'da çok ilginç şeyler oldu. 1492 yılıyla simgeleşen bu ilginç gelişmeler, tüm dünyayı derinden etkileyecek olan büyük değişimlerin anahtarlarıydı. 1492, Kristof Kolomb'un Amerika'yı "keşfettiği", Sefarad Yahudilerinin İspanya'dan sürüldüğü ve Endülüs'ün son kalıntısı olan Müslüman Granada Devleti'nin yok edildiği yıldı...
Üç olay da önemliydi. Kolomb'un Amerika'yı bulması, beyaz adamın dünyaya yayılması ve sömürgeciliğin başlaması anlamına geliyordu. Ayrıca yepyeni bir kıta, adı üstünde Yeni Dünya keşfedilmişti. Dünya artık hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaktı. Başkan Bush tarafından "ilk Amerikalı" olarak tanımlanan Kolomb'un keşfettiği Yeni Dünya'da doğacak ve gelişecek olan medeniyet, bugün bizim "Yeni Dünya Düzeni" dediğimiz düzenin de kurucusu ve yöneticisi haline gelecekti. Üçüncü Dünya Forumu Afrika Bürosu Şefi Samir Amin, "1492'de başlayarak yaratılan dünya, kapitalist sömürü ve uluslararası eşitsizliğe dayalı bir sistem olarak, beş yüzyıldır ne idiyse öyle kaldı" demişti.
İspanyol Yahudilerinin sürülmesi ise belki o kadar dikkat çekmeyen, ancak çok önemli sonuçlar doğuran bir olaydı. İlerleyen sayfalarda bunu birlikte göreceğiz.
Son olarak, Müslüman Granada Devleti'nin yok edilmesi ve içindeki Müslümanların kılıçtan geçirilmesi son derece büyük ve anlamlı bir gelişmeydi. Avrupa'dan İslam kazınmıştı. Endülüs Emevileri'nin İber Yarımadasında kurdukları büyük medeniyetin son kalıntısı olan Granada, 15. yüzyılda İspanya'yı saran "reqonquista" (yeniden fetih) çılgınlığının ve sonradan daha da ünlenecek bir yöntemin, "etnik temizliğin" kurbanı oldu.
Ancak belirttiğimiz gibi bu olaylar İspanya'da gerçekleşiyordu; yani az önce, "Giriş"te incelediğimiz üzere, başlıca hedefleri "tarihin akışını değiştirmek" olan Kabalacılar'ın en büyük merkezinde... Bu durumda, dünyanın resmi tarihinin yanında bir de gerçek tarihinin olabileceğini düşünerek ve Allah'ın Kuran'da haber verdiği "İsrailoğulları'nın ikinci yükselişi"ni göz önünde bulundurarak, şu soruyu sorabiliriz: Acaba bu olayların, İspanya'daki Kabalacıların kendilerini adadıkları Mesih Planı ile bir ilgisi var mıydı? Bu bölümde bu sorunun son derece ilginç olan cevaplarına göz atacağız. Düzen'in nasıl hazırlandığını görecek ve "ikinci yükseliş"in öyküsünü izleyeceğiz...
Yeni Dünya'nın keşif öyküsü egzotiktir. Kristof Kolomb, 3 Ağustos 1492'de Yahudi takviminde Kudüs'teki Süleyman Tapınağının Romalılar tarafından yıkılışının günü olan Ab ayının 9'undan bir gün sonra beraberindeki üç karavela ile birlikte büyükçe bir kalabalığın toplandığı İspanya'nın Palos limanından yola çıkar. Beraberinde onbeş aylık yiyecek ve altı aylık su vardır. Bilinmeyene doğru yola çıkmaktadır. Keşif heyeti toplam seksen kişiden oluşmaktadır. Amiral sancağı Kolomb'un gemisi olan Santa Maria'ya çekilmiştir. Kolomb seyir defterine şöyle yazar: "3 Ağustos Cuma, buradan itibaren kendi yoluma koyulmam ve Hintlere ulaşana kadar seyredebilmem için rota Alteslerinize ait olan Kanaryalardır... Amacıma ulaşmak için uykuyu unutmam gerekiyor..." İki aydan daha fazla bir sürenin sonunda, 11 Ekim Perşembe günü, Kolomb Yeni Dünya'ya ayak basar. Hint adalarından birisi sandığı bu kara parçasına, San Salvador adını verir. Diz üstü çöker ve dua eder:
Ebedi ve kadiri mutlak Tanrı, yaratıcı sözün enerjisiyle göğü, denizi ve yeri doğuran Tanrı! Adın heryerde kutsansın ve ünlensin! Senin Yüceliğin ve Egemenliğin yüzyıldan yüzyıla ululansın, Kutsal Adının senin hükümranlık alanının şimdiye kadar saklı olan bu yarısında, kölelerinden en sefilinin aracılığıyla tanınmasına ve yayılmasına Sen izin verdin...
Bunlar, Kolomb hakkında bilinen ve resmi olan bilgilerdir. Ama Yeni Dünya'yı gün ışığına çıkararak tarihi derinden etkileyen bu denizcinin bir de resmi tarih dışındaki bir kimliği ve misyonu var. Son olarak "Yeni Dünya Düzeni" adı altında ortaya çıkan Düzen'in gerçek kimliğini ve misyonunu tanımak için, Kolomb'un gerçek kimliğini ve misyonunu da tanımak gerekiyor...

Kristof Kolomb'un Bilinmeyen Öyküsü

Kristof Kolomb
Kristof Kolomb
Amerika'yı "keşfeden" ve kendisinden 5 yüzyıl sonra ortaya çıkacak olan Yeni Düzen'e bu şekilde bir anlamda "babalık" yapan Kristof Kolomb kimdi acaba? Niçin çok daha önceden bulunmuş olmasına rağmen, asırlar boyu bu kıtayı yeni "keşfetmiş" bir kişi olarak tanındı? Yola çıkarken amacı neydi? Karaya ulaştığında hangi "Tanrı"ya yakarışta bulunmuştu?
Kabala diyarı İspanya'dan Yeni Dünya'ya yolculuk eden bu denizcinin kimliğini araştırdığımızda şaşırtıcı bir gerçekle karşılaşıyoruz. Çünkü, hakkında sayısız kitap yazılan, filmler çevrilen ve bu "resmi" bilgilerin hemen hepsinde bir Hıristiyan misyoneri olarak tanıtılan Kolomb, aslında bir Yahudi... Yahudi yazar David M. Eichhorn, şöyle diyor: "Aslında ismi Colombus değildi. Genova'da doğmuş bir İtalyan da değildi. Asıl ismi Juan Colon olan ve Pantevedra yakınlarında doğmuş olan bir İspanyol Yahudisiydi." 1
Türk Yahudi cemaatince yayınlanan Şalom gazetesinde ise, Dalia Sayah'ın yazdığı "Kristof Kolomb gerçekten Yahudi miydi?" başlıklı bir araştırma yayınlanmıştı. Yazı bazı ilginç bilgiler veriyordu:
... Fakat asıl önemlisi Kolomb'un ailesine yazdığı bütün mektupların sol üst köşesinde göze çarpan ilginç bir monogramdır.Yarım yüzyıl önce Maurice David'in çözdüğü bu monogramın bir Yahudi'nin kaleminden çıkan her türlü yazının başında bulunması gereken iki harften: 'bet've'he'den oluştuğu bugün biliniyor." (Beth ve he: yani Be ezrat ha Chem ya da Baruch Chem, Tanrı (Yehova) kutsaldır...) O'nun bir Marrano (Yahudi dönmesi) olduğu iddiasını kanıtlayan başka bir nokta ise tablolarında sol elini belli bir şekilde tutmasıdır. Bu Marranoların birbirlerini tanımak için kullandıkları gizli bir işaretti... Kristof Kolomb... Artık bu büyük kaşifin gerçek kimliğinin ortaya çıkmasının zamanı geldi. Sefarad Kristof Kolomb! Onu artık tanımlayabiliriz bile: Amerika'daki kuzenimizdi O!2
Şalom, bir başka sayısında ise; Sarah Leibovici'nin yazdığı Christophe Colomb Juif, Marieanne Mahn Lott 'un yazdığı Portrait Historique de Christophe Colomb ve M. Kayserling'in kaleme aldığı The Participation of the Jews in the Spanish and Porteguese Discoveries adlı kitapları kaynak göstererek, Kolomb hakkında şu bilgileri veriyor:
Kolomb_mektup_Yahudilik
Kolomb ne bir misyoner, ne de bir maceracıydı. Yeni Dünya’nın kaşifi, gerçekte bir Yahudi... İşte Kolomb’un gerçek kimliğini açığa vuran iki şifre: Yanda, İmzasında yer alan İbranice “bet” ve “he” harfleri, yani “Yehova kutsaldır”. Üstte ise, sol eliyle yaptığı ve o dönemde İspanya’daki Yahudi dönmelerinin (konversorlar) birbirlerini tanımak için kullandıkları işaret.
Kolomb Yahudi miydi? Bugün artık bu kesinleşmiştir. İşte tartışma götürmez bir kanıt: Günah çıkardığı rahip Hernando de Talavera'nın, Kraliçe İsabella'ya Kolomb'un yola çıkışından bir kaç gün önce yolladığı mektup. Talavera, Kraliçe'ye bu 'şeytandan esinlenen yabancının böylesi çılgın bir serüvene atılmasına izin vermemesi' için yalvarmaktadır. Şöyle devam eder rahip: 'Eğer kutsal Ruh evlatlarının dış denizlere açılmasını isteseydi, bunu yapmaları için, kökenleri meçhul bir yabancının gelişini bekler miydi hiç?' Rahibin antisemit duyguları bu satırlarda pek belirgin değilse de daha ileride iyice ortaya çıkar: 'Rahip Jean'ın gördüğü düşü tam olarak anlayamadım; Kolomb'un nefret edilesi gezisi sonucunda, nasıl olur da kutsal topraklar Yahudilerin eline geçebilir? Rahip Jean, bana, düşünde Aziz Jean Baptiste'i gördüğünü ve kendisine Kolomb'un yolculuğunun Yahudiler için çok bereketli olacağını, İsa'nın mezarını ele geçireceklerini açıkladığını söyledi.'      
... Günümüzde Simon Wiesenthal'ın La voile de L'espoir (Umut Yelkeni) ve Sarah Lerbovici'nin 'Kristof Kolomb Yahudiydi' kitaplarında savundukları tezi çoğu tarihçi onaylamaktadır: Amerika'yı keşfeden bir 'konverso'dur (Yahudi dönmesi)... Peki kimdir Kolomb ile birlikte yola çıkanlar?... Engizisyondan kaçan Yahudiler mi?... Tarih bize hala bu sırrı açıklamamıştır. Tek bilinen şey Kolomb'un gemilerinde rahip bulunmadığı, Arapça ve İbranice tercümanların yer aldığıdır.3
Kolomb'un imzasındaki Yahudi sembolleri, Yahudi tarihçi Lee M. Friedman tarafından da vurgulanır. Buna göre, Kolomb'un imzasının içinde "kusursuz bir üçgen", yani "Yahudiler için kutsal olan ve sinagoglarla mezarlıklarda sıkça kullandıkları bir figür" bulunmaktadır.4
Kolomb'un ailesi Barselona'dan gelme Katalan kökenli Yahudilerdendi. Tarihçiler Genova'da yaşayıp İspanyolca konuşan Kolomb ailesinin Yahudi olduğunu bildiriyorlar. Fransız Ça M'İnteresse dergisi de, Ekim 1991 sayısında, Kolomb'un Katalanya kökenli, sürülmüş ve Genova'ya sığınmış bir gizli-Yahudi (konverso) olduğunu vurgulamıştı. Yahudi tarihçi M. Kayserling ise, Kolomb'un eşi Beatrice Enriquez'in de Yahudi olduğunu bildirir.5
Kuşkusuz Kolomb'un köken olarak Yahudi olması tek başına fazla bir şey ifade etmemektedir. Önemli olan, Kolomb'un bu saklı kimliğinin çıktığı yolculukta bir rolü olup olmadığıdır. Bu soruya cevap olacak bazı bilgileri yine Şalomveriyor:
Ünlü bir İspanyol 'Kolomb uzmanı' olan Consuelo Varela'ya göre: 'Kolomb Eski Ahit'i neredeyse ezbere bilirdi. Aynı sosyal sınıfa mensup bir Katolik için böyle bir şey sözkonusu olamazdı. Üstelik ünlü gemicinin en büyük düşü Kudüs Tapınağı'nı yeniden inşa etmekti. Oysa Katolik kilisesine göre, İsa Yahudileri lanetlemişti, Tapınak bir daha asla inşa edilemeyecekti. Bugün Kristof Kolomb'un Yahudiliği artık tartışma götürmez bir olgudur.6
Kolomb'un Muharref Tevrat'ı ezbere bilecek kadar dindar bir Yahudi olmasının yanında, kendine hedef olarak da Süleyman Tapınağı'nın yeniden inşasını seçmiş olması ilginç değil mi? Süleyman Tapınağı'nın yeniden inşasının Kabalacılar'ca Mesih'in gelişinin en önemli şartı olarak kabul edildiğini (bkz, "Giriş") ve Kabalacılar'ın merkezinin de Kolomb'un yola çıktığı İspanya olduğunu hatırladığımızda, Yeni Dünya'nın neden keşfedildiği konusunda farklı gerçeklerle karşılaşıyoruz...

Kabalacı Kolomb, Kudüs Tapınağı'nı İnşa Etme Yolunda...

M. Tevrat'ı ezbere bilecek kadar dindar bir Yahudi olan ve en büyük düşü Mesih Planı'nın ve tarihin "anahtarı" sayılan Kudüs'teki Süleyman Tapınağı'nı inşa etmek olan bu adam, hayatının en önemli kararını verip yola çıkarken macera peşinde koşuyor olabilir miydi? Klasik anlatımlarda sıkça rastlanan para ve şöhret hırsı, bu denli sofu bir Yahudinin böyle bir yolculuğa niçin çıktığını açıklamak için yeterli sayılabilir miydi?
Kuşkusuz hayır... Kolomb'un "kutsal ve Siyonist" amaçları çeşitli Yahudi kaynaklarında vurgulanıyor. David M. Eichhorn, şöyle diyor: "Kolomb, gerçekte Yeni Dünya için ayrılıyordu. Aslında bu Yeni Dünya'nın varlığını önceki Vikingli kaşiflerin araştırmalarından biliyordu. Esas gizli amacı, güçlü Yahudi dostları için bir yer bulmaktı." 7
Amerikan The New Republic dergisinin yazdığına göre, Yahudi tarihçi Simon Wiesenthal da Kolomb'un İspanya'dan sürülen Yahudilere yeni bir yurt bulmak için yola çıktığına inanır. Buna göre Kolomb'un amaçlarının başında Osmanlı (yani İslam) karşıtı bir cephe oluşturma ve Kudüs'teki Kutsal Süleyman Tapınağını inşa etmek için "finansman" bulma özlemi geliyordu:
Kolomb'un yolculuğunun amaçları: 1. Hıristiyan Kral Prester John'a ulaşarak Osmanlı'ya karşı ikinci bir cephe açmak. 2. Kutsal yerleri kurtararak, 'Süleyman Tapınağı'nı yeniden inşa etmek... Kolomb'un 1481 yılında tuttuğu günlüğünde Flavius Josephus'dan bölümler var. Josephus'un notları arasında 'Ophir' ülkesinden bahsediliyor. (Altın ülke) Zengin altın yatakları olan bu ülkeden çıkaracağı altın ve elmas ile Süleyman Mabedi'ni yeniden inşa ettirmeyi düşünüyordu.8
Bütün bunlar, Kolomb'un amaçlarının o dönemde İspanya'da yoğunlaşmış olan Kabalacıların Mesih'i geri getirme planına uygun olduğunu göstermektedir. Kabalacılar'ın "tarihin akışını değiştirme" ve bu sayede de, Mesih'in gelişinin ön şartlarını yerine getirme hedefinin önemli bir uygulaması, anlaşılan Kolomb'un Yeni Dünya seferidir!
İşin daha da ilginç yanı, Kolomb'un kendisinin de bir Kabalacı olmasıdır! Kolomb'un gerçek kimliği ve amacı ile ilgili önemli bir bilgiyi Umberto Eco veriyor. Ortaçağ ve gizli örgütler uzmanı Eco, Kolomb'un bir Kabala uzmanı ve masonların atası konumundaki Tapınakçılar'ın (bkz. 2. bölüm) büyük üstadı olduğunu bildiriyor:
... Kolomb'un amacı, Kudüs tapınağını yeniden kurmaktı; sürgündeki Tapınakçılar'ın büyük üstadıydı çünkü. Bilindiği gibi bir Portekiz Yahudisi, dolayısıyla da Kabala uzmanıydı; tılsımlara başvurarak fırtınaları dindirdi, iskorbit illetiyle başa çıkabildi...9
Kolomb'un Kabalacı oluşu, yolculuğuna bir de metafizik boyut katmaktadır kuşkusuz. Bunun bazı görünür işaretleri de vardır. "Yahudi Ansiklopedisi"Encyclopaedia Judaica, Kolomb'dan sözederken, onun yola çıkarken ilginç bir Yahudi ritüelini uyguladığını bildiriyor: Kolomb, bütün hazırlıklar tamam olmasına rağmen, yola çıkmak için tam bir gün görünür hiçbir neden olmamasına rağmen beklemişti. Judaica, Kolomb'un yola çıkmaktan uzak durduğu günün, Yahudi takvimine göre Av ayının dokuzu olduğuna dikkat çekiyor. Çünkü Av ayının dokuzu, Süleyman Tapınağı'nın yıkıldığı gündür ve bu gün Yahudiler oruç tutarak Tapınak'ın yıkılışının yasını tutarlar.10
Anlaşılan Kabalacı Kolomb, kutsal yolculuğunun tarihini de, kutsal Yahudi geleneklerine göre belirlemiştir. Mesih Planı'nın anahtarı olan Süleyman Tapınağı ile ilgili geleneklere... Tapınak'ın yıkıldığı günü dini kurallara uygun olarak yas tutarak geçiren Kolomb, ertesi gün Yeni Dünya'ya doğru yola çıkmıştır; Tapınak'ın bir kez daha inşa edilmesi için düzenlenen Mesih Planı'nın ilk adımını atarak...
Kolomb'un yolculuğundaki Kabala kökenli metafizik boyuta işaret eden bir başka gerçek de, Kabala uzmanı denizcinin Amerika'ya ayak bastığı tarihtir. Çünkü, Kolomb'un Yeni Dünya'ya ayak bastığı 12 Ekim 1492 tarihi, Yahudi takviminin bir başka önemli günüdür: 21 Tişri 5253, yani Sukkot'un son günü, Hoshana Rabba.11
Tüm bunlardan, Kolomb'un yolculuğunu Kabala geleneğine göre düzenlediğini ve gerçek amacının da Mesih Planı'ndaki dünya egemenliği özlemi ile bağlantılı olduğunu görüyoruz. Kabalacı kaşifin iki büyük hedefi olduğu ortaya çıkıyor; Yahudiler için iyi bir toprak bulmak ve yeni zenginlikler elde ederek Kabalacılar tarafından Mesih'in yeryüzüne geliş alameti olarak sayılan Süleyman Mabedi'ni inşa için güç sağlamak...
Kolomb'un yolculuğunu kimlerin organize ettiğini, kimlerin bu iş için "lobi" yaptıklarını incelediğimizde ise, yolculuğun sözkonusu kutsal amaçlar için düzenlenmiş organize ve planlı bir hareket olduğu daha da kesinlik kazanıyor.

Kolomb'un Ardındaki Kabalacılar

Isaac Abrabanel
Kolomb’un yolculuğu SüleymanTapınağı’nı inşa etmek için yeni zenginlikler bulmak ve Yahudiler için “iyi bir yer” keşfetmek amacını taşıyordu.
Yeni Dünya kaşifini bu “kutsal” yolculuğa çıkması için destekleyenler ise, tahmin edilebileceği gibi, soydaşları oldu.
Kolomb’un yolculuğunu ve Müslüman Granada Devleti’ne açılan savaşı finanse eden Kabalacı Isaac Abrabanel, bu destekçilerin en önemlisiydi.
Kolomb'un yolculuğu bir günde karar verilmiş bir yolculuk değildir. Olamazdı da; çünkü zamanın şartlarında okyanusa açılarak Batı'ya doğru ilerlemek son derece büyük ve riskli bir işti. Kral ve Kraliçe'nin buna izin vermesi, bu iş için kaynak ayırmayı kabul etmesi, uzun ikna ve "lobi" çabalarının sonucunda olmuştu.
Kral ve de özellikle Kraliçe'yi Kabalacı Kolomb'u desteklemeye ikna edenler ise Yahudilerdi. Kolomb'un en büyük destekçileri, üçü de birer "konverso" (görünüşte Hıristiyanlığı kabul etmiş Yahudi) olan Luis de Santagnel, Gabriel Sanchez ve Isaac Abrabanel idi. Kolomb, bunların yanısıra, yine bir Yahudi olan Abraham Ben Samuel Zacuto'nun çizdiği astroloji haritalarından ve onun öğrencisi olan bir başka soydaşının, Joseph Vechinho'nun geliştirdiği astrolojik yön bulma aygıtlarından yararlandı. Bu kişilere tek tek baktığımızda, son derece ilginç gerçeklerle karşılaşıyoruz...
Santagnel, Kral'ın hazineden sorumlu genel müfettişiydi ve Kolomb'u Kral'ın huzuruna çıkaran, sonra da onun lehinde Kral'a telkinlerde bulunan en önemli isim o oldu. Santagnel, ayrıca Kral ve Kraliçe'yi Kolomb'un finansmanı için gerekli parayı kendisinin kolaylıkla bulabileceğini söyleyerek ikna etti. Gerçekten de Kolomb'a hazineden tam 1.140.000 maravedi vererek yolculuğun finansmanını sağladı. Kolomb, yolculuğundaki gelişmelerle ilgili ilk mektubunu da ona yazdı. Gerçekte Yahudi kimliğini koruduğunun en önemli işaretlerinden biri ise nüfuzunu sürekli olarak Yahudilere destek olmak için kullanmasıydı.12
Saraydaki diğer konverso Gabriel Sanchez ise, İspanya'nın iki krallığından biri olan Aragon'un hazine bakanıydı. O da Kolomb'a finansman sağladı. Kolomb'un yolculuğu ile ilgili mektup yolladığı ikinci kişi oydu.13
Isaac Abrabanel ise Kolomb'a yardım edenler içinde gerçekte en önemli kişiydi. Çünkü Kolomb'a önemli para desteği veren Abrabanel, bu teknik yardımının yanısıra olayın metafizik boyutunu ve Mesih Planı'ndaki yerini de hesaplayanların başındaydı. İspanya'daki Yahudi toplumunun önde gelen isimlerinden olan Abrabanel, ünlü Kabalacı hahamlardan Joseph Abraham Hayyun'dan Kabala ve Talmud eğitimi almıştı. Abrabanel, kilit bir isimdi; 1484 yılında Kral ve Kraliçe'nin emrine girmiş ve ülkedeki vergi toplama işini denetlemek üzere tam yetkiyle atanmıştı. Önemli icraatlarından birini, Granada'daki Müslümanlara karşı girişilen savaşı finanse etmekle yaptı. Müslüman katliamı ile noktalanan savaş, Abrabanel tarafından verilen 1.5 milyon altın duka sayesinde kazanılmıştı. Abrabanel, tüm bu politik çalışmaları yaparken, bir yandan da Mesih'in gelişi ile ilgili Kabalistik çalışmalarla ilgileniyordu. Mesih'in gelişinin yakın olduğunu öne süren üç kitap yazdı: Ma'yeni ha-Yeshu'ah, Yeshu'ot Meshiho ve Mashimi'a Yeshu'ah. Bu kitaplarında Mesih ile ilgili kehanetleri inceliyor ve bunlar üzerine yorumlar yapıyordu. Mesih geldiği zaman tüm Yahudilerin Vaadedilmiş Topraklar'da yaşayacağını ve Mesih'in tüm diğer milletleri de İsrail'in egemenliği altına alacağını müjdeledi.14
Abraham Ben Samuel Zacuto ise, Kolomb'un yolculuğuna Kabalistik güçler katan bir diğer isimdi. Devrin en önemli astroloji uzmanı olan Zacuto, aynı zamanda da Kabala konusunda uzmanlaşmış bir Yahudiydi. Ortaçağ'ın en büyük Yahudi filozofu ve "Giriş" bölümünde de incelediğimiz gibi, Kabala ve Mesihi çalışmaların büyük uzmanı olan Maimonides'in çalışmalarını ve ünlü Kabala çalışması Sefer ha-Kabbalah'ı incelemişti. Bu ilhamlardan yola çıkarak astroloji ile ilgili Sefer ha-Yuhassin adlı kitabını yazdı. Kolomb, Zacuto'nun astrolojik bulgularından büyük ölçüde yararlanarak denizde yolunu bulmuş, hatta bunlar sayesinde Yeni Dünya'daki yerlilere önceden bir güneş tutulmasını haber vererek onları metafizik güçleri olduğuna inandırmıştı. Zacuto'nun çalışmalarından yararlanan bir başka "kaşif" ise Vasco da Gama oldu. Gama'nın yolculuğunun bir başka ilginç yanı da, gemideki yol göstericilerin, haritacıların ve tercümanlarının çoğunun Yahudi olmasıydı.15
Zacuto, çalışmalarında temel kaynak olarak Zohar ve Aggadah gibi Kabalistik Yahudi geleneklerini kullanıyordu ve en önemlisi yaptıklarını "keşfe" çıkan Yahudi denizcilere destek olması için yapıyordu. Çalışmalarının, hıristiyanlar ile yürüttükleri mücadelede Yahudilere yardımcı olmasını umduğunu yazmıştı. Tüm bunların yanında, doğal olarak Mesihi Kabala çalışmaları da yapıyor, Mesih'in geliş tarihini kestirmeye çalışıyordu.16
Zacuto'nun öğrencisi olan Joseph Vechinho da bir Yahudiydi ve Yeni Dünya'ya doğru yolculuğa çıkmadan önce soydaşı olan Kolomb'a giderek Salamanca Üniversitesi'nde onunla tanışmış ve ona ustası Zacuto'nın çizdiği haritaları ve kendi geliştirdiği astronomik araçları vermişti.17
Zacuto, Astrolojik harita
Zacuto, Kabala'dan aldığı ilhamlarla geliştirdiği astrolojik haritalarla, Kolomb ve Vasco da Gama gibi "kaşif"lerin yolunu açmıştı. Üstte, Zacuto, da Gama'yı yolculuğuna uğurluyor.
Bütün bu tablo, Kolomb'un çıktığı yolculuğun arkasında büyük bir "ırk dayanışması" olduğunu göstermektedir. En önemli nokta ise, Kolomb'a destek veren Yahudilerin de, Kolomb gibi birer Kabalacı oluşları. Kolomb'un Abrabanel ve Zacuto gibi destekçilerinin Mesih'in dönüşü üzerinde yoğunlaşmış birer Kabalacı oluşu, Yeni Dünya'ya yapılan yolculuğun Mesih Planı'nın büyük bir aşaması, daha doğrusu ilk adımı olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu arada, Kolomb'la birlikte yola çıkan ekipteki Yahudiler de ilgi çekiciydi. Yahudi tarihçi Kayserling konuyu şöyle vurguluyor: "Yahudi olan Luis de Torres, Kolomb ile açılmadan önce 'dönerek' vaftiz edildi. Kolomb ile giden diğer Yahudilerin arasında Alanso De la Calle, Rodrigo Sanchez ve Fizikçi Maestre Bernal vardı." 18
Tüm bu bilgiler bizi açık bir sonuca ulaştırıyor: Kolomb'un tüm yolculuğu Yahudi önde gelenlerince Mesih Planı'na uygun olarak düşünülmüş bir hareketti. Bunun az önce incelediğimiz gibi iki büyük amacı vardı; Süleyman Tapınağı'nı yeniden inşa etmek için güç kazanmak ve Yahudiler için "iyi bir yer" bulmak. Bu iki amacın ilkinin nasıl gerçekleşebileceğini kestirmek güç değil; belli ki Kabalacılar, Yeni Dünya'nın keşfinin Yahudiler için büyük bir fırsat olacağını, burada elde edecekleri güç ve zenginliği ilerde Mesih Planı'nın daha başka aşamaları için kullanacaklarını hesaplıyorlardı.
Ancak ikinci amaçla ilgili olarak akla şu soru geliyor: Yahudiler nereden geliyordu ki, Kolomb onlara "iyi bir yer" bulma hevesine düşmüştü?... Bu sorunun cevabını bulmak için, Kolomb'un yola çıktığı ülkeye, İspanya'ya bir göz atmak gerekiyor...

Mesih İçin Gerekli İlk Kehanet:
'Dünyanın Dört Bir Yanına Dağılmak'...

1493_Kolomb_tablo_sefirot
Üstte Kolomb’un Amerika topraklarına ayak basışını tasvir eden, 1493 tarihli  “La lettera del isole che ha trovato il re di Spagna” adlı bir gravür yer alıyor. İlginç olan, gravürün Kolomb’un gerçek kimliğini açığa çıkarır bir biçimde Kabalistik mesajlar taşıması.8 Mart 1988 tarihli Şalom’a göre resmin sol alt köşesinde elinde asayla oturan ve Kolomb’un keşfini “kutsuyor” gözüken kişi, “Kral David”. Sol üst köşede bulutların üstünde yer alan şeklin ise, On Emir tabletlerini taşıyan Hz. Musa’yı temsil ettiği bildiriliyor. Gravürün en can alıcı  şekli ise, Kolomb’un gemisi Santa Maria’nın ortasına yerleştirilmiş olan Palmiye ağacı. Çünkü bu ağaç, Yahudi mistisizmi uzmanı Gershom Sholem’in bildirdiğine göre, çok önemli bir şemayı temsil ediyor: SERİFOT’u, yani Kabalacıların “tarihe yön verme” aygıtı olarak gördükleri büyü şemasını. Şalom, ayrıca gravürün değişik yerlerinde gizlenmiş olan bazı İbranice harflerin varlığından söz ediyor. Çoğunun anlamı halen çözülememiş...
Kolomb, "Yahudiler için iyi bir yer" aramak ve Yahudi inancına göre Mesih'in gelişinin ve yeryüzü krallığının kuruluşunun alameti sayılan Süleyman Mabedi'ni yeniden inşa etme görevine soyunmak için yola çıkmıştı. Bu durumda, Kolomb'un ve onu yollayanların Mesih'in yeryüzüne yeniden dönmesi için büyük bir çaba içinde oldukları, yani Mesih Planı'nı gerçekleştirme üzerinde çalıştıkları belli oluyor. Kolomb'u bu kutsal amaç için, bu denli organize bir hareket içinde yeni bir "yeryüzü cenneti" bulmaya yollayan Kabalacı dostları, kuşkusuz Mesih'in gelişi için gerekli olan diğer şartları da hazırlamaya çalışacaklardı. Mesih'in gelişi kutsal kaynaklarda yazılan bir vaad olduğuna göre, onu "getirmek" de ancak konuyla ilgili kehanetleri yerine getirmekle mümkün olabilirdi.
Yahudi inancına göre bu kehanetlerin başında ise, Yahudilerin tüm dünyaya yayılmış olmaları şartı geliyordu. Encyclopaedia Judaica, bu inancı şöyle bildiriyor: "Mesih'in tekrar gelişine dair olan kehanet, ancak Yahudilerin dünyanın dört bir yanına yayılmaları ile gerçekleşebilecekti." 19
Evet, kehanetlere göre, Mesih geldiğinde Yahudiler dünyanın dört bir yanına dağılmış durumda olacaklar ve Mesih onları çağırdığında da hepsi Vaadedilmiş Topraklar'a geri döneceklerdir. (Bu kehanetin daha detaylı olarak açıklanışının Kabalacı Menasseh Ben Israel tarafından yapıldığını ilerki sayfalarda göreceğiz.)
Kendilerine başlıca hedef olarak Mesih'in gelişiyle ilgili kehanetleri gerçekleştirmeyi edinen Kabalacılar, kuşkusuz bu önemli kehanete karşı kayıtsız kalamazlardı. O dönemde Yahudiler "dünyanın dört bir yanına" dağılmış durumda değildiler. Hatta Avrupa'nın pek çok ülkesinde bile Yahudi yoktu. Doğu Avrupa'da Aşkenaz Yahudileri vardı. En yoğun Yahudi nüfusu ise Kabala diyarı İspanya'da yaşayan Sefarad Yahudileriydi. Eğer Mesih'in gelişi için gerekli olan kehanet yerine getirilecek, yani Yahudiler "dünyanın dört bir yanına" yayılacaksa, bu İspanya'dan olmalıydı.
Ama bu iş nasıl olacaktı?... İspanya'da yaşayan Yahudiler, doğal olarak, sırf Kabalacılar öyle istedi diye evlerini bırakıp "dünyanın dört bir yanına" gitmezlerdi ki. Hem Yahudiler idealist davranıp böyle bir göçü kabul etseler bile, Kabalacıların isteğiyle gerçekleşecek bir yayılma biraz dikkat çekici olmaz mıydı? Böyle bir yolculuğun ardındaki niyet ortaya çıkmaz mıydı? Hem sonra hangi ülkenin hükümdarı durup dururken kapısında bitiveren Yahudileri kabul ederdi? Yahudiler onlara "kehanet gereği dünyanın dört bir yanına yayılmamız gerekiyor, bizi kabul eder misiniz" mi diyeceklerdi?
Bu "dünyanın dört bir yanına yayılma" projesi, olsa olsa farklı bir görünüm altında olabilirdi. Sanki bu işi Kabalacılar istememişler de, Yahudiler mecbur kalmışlar gibi bir görüntü, en iyisiydi. Başka bir deyişle, Yahudiler ancak İspanya'dan sürülürlerse plan istenen biçimde işleyebilirdi.
İşte işin asıl ilginç yanı buydu. Çünkü Kolomb "Yahudiler için iyi bir yer" aramak üzere yola çıkarken, İspanyol Yahudileri de Mesih'in dönüşüyle ilgili kehanete uygun olarak İspanya'dan çıkıp "dünyaya yayılmak" üzereydiler: Sefaradlar, İspanya'dan sürülüyorlardı... Şalom, bu "dramatik" sürgünü şöyle anlatıyor
1452'de (Yahudi tarihi) 2 Ağustos'u, 3 Ağustos'a bağlayan gece aslında olup bitenler neydi? O gece 'Taşa be av' dı, yani Yahudilere İspanya'dan çıkmaları için tanınan sürenin son günüydü... O gece Kristof Kolomb bilinmeyene yolculuğunun saatini hesaplamıştı... Amiral gemisinde gizlenerek yola çıkan bu insanlar kimdi? Hangi umutların taşıyıcılarıydılar? İspanya'dan kovulduktan sonra hangi yeni barınakları düşlüyorlardı? Hangi 'Gan-Eden' (yeryüzü cenneti)di onları bekleyen?
Evet, Kolomb, Mesih'in gelmesinin bir şartı olan Süleyman Mabedi'nin inşası için denize açılırken, Mesih'in gelmesinin bir başka şartı da yanıbaşında gerçekleşiyor, Sefarad Yahudileri İspanya'dan sürgün edilerek "dünyanın dört bir yanına" dağılıyorlardı.
Bu Kabalacılar Adına Yalnızca Mükemmel Bir Tesadüf Müydü?
Eğer Yahudilerin, resmi tarihte anlatıldığı ve sıkça propaganda malzemesi yapıldığı gibi İspanya Kralı'nın ve Engizisyonun uyguladığı büyük zulüm nedeniyle İspanya'dan sürüldüklerini kabul edersek, sözkonusu olayı belki bir tesadüf olarak yorumlayabiliriz. Ne var ki, İspanya sürgünü, anlatıldığından çok daha farklı gerçekleri içermektedir.
Sürgünü incelemeye başlamadan, öncelikle bir noktaya dikkat etmek gerekir: Bir ülkeden bir topluluk sürülüyorsa, doğal olarak o topluluğun o ülkede son derece güçsüz ve savunmasız olduğu düşünülür. Kendileri için son derece acı bir gelişme olan sürgünü engelleyemediklerine göre, o ülkede zaten son derece eğreti duruyorlar demektir. Buna karşılık, eğer bir azınlık bir ülke içinde güçlüyse, yönetime etki edebiliyorsa, kendi haklarını koruyabilir, imtiyazlar elde edebilir.
İşte İspanya sürgününün en ilginç ve şaşırtıcı noktalarından birisi buradadır. Çünkü sürgün öncesinde Yahudiler ülke içinde olağanüstü derecede etkindiler. Ekonomiyi ellerinde tutuyor, sarayı yönlendirebiliyorlardı. Öyle ki, İspanya neredeyse bir Yahudi toprağıydı.

Yahudi Toprağı İspanya!...

İspanya Kralı Ferdinand
İspanya Kralı Ferdinand
Evet, 1492 İspanya'sı gerçek bir Yahudi toprağıydı. Yahudiler özellikle ekonomide büyük bir egemenlik kurmuşlardı ve Saray'ı da istedikleri gibi yönlendirebiliyorlardı. Hatta İspanya'nın Kralı olan Ferdinand bile Yahudi asıllıydı. Yahudi tarihçi Kayserling şöyle anlatıyor:
Kral Juan'ın en yakın dostları Yahudilerdi ve ona önemli hizmetlerde bulunuyorlardı. 1469'da oğlu Ferdinand V. Henry'nin kızkardeşi olan Isabella ile evlendi. Bu evlilik Yahudiler ve dönmeler tarafından da desteklendi. Çünkü Ferdinand annesi tarafından Yahudi kanı taşıyordu ve Ferdinand'ın da babası gibi Yahudilere dostça davranacağı umuluyordu. Ferdinand'ın vergi bakanı da zengin bir Yahudi olan Don Abraham Senior idi.20
Yahudiliğin anneden geçtiği kabul edilir, bu nedenle Ferdinand tam bir Yahudidir. Daha da önemlisi, Kral'ın Yahudiliği, hem kendisi hem de etrafı tarafından önemsenen bir gerçektir. Bunun en açık örneğini, Kolomb'un Kral'a olan bakış açısında bulabiliyoruz. The New Republic'e göre, "Kolomb, Ferdinand'ın Hz. Davud olduğuna ve onun hükümdarlığıyla, hahamların öngördüklerinin gerçekleşeceğine inanıyordu." 21 Kolomb, soydaşı olan Kralı denizin ötesinde bir toprağın varlığına ikna etmek için de M. Tevrat ayetlerini kullanmıştı. Kolomb'un Ferdinand'a gösterdiği ayet, M. Tevrat'ın Ezra bölümünde geçiyordu ve "dünya altı parça toprak ve bir parça sudan oluşur" hükmünü taşımaktaydı.
Yahudiler devlet hiyerarşisinin bir alt kademesinde de etkindiler. M. Kayserling, Konsüllüklerdeki en önemli görevlerin Yahudi dönmeleri tarafından paylaşıldığını bildiriyor ve ayrıca Hazine Bakanı Aragon Saragoza'nın da kendi adına sinagog yaptırmış olan bir Yahudi dönmesi oluşuna dikkat çekiyor.22 Christopher Colombus kitabının yazarı Salvador de Madariaga ise şu bilgileri veriyor:
Kısa zamanda Yahudiler devletin ve kilisenin üst mevkilerine geldiler. Yahudilerin taht üzerindeki etkisi tahmin edilenden çok daha büyüktü. İsabella'nın, Portekiz Kralı yerine Ferdinand ile evlenmesi Yahudilerin işiydi. Hem Kral, hem de Kraliçe dönmeler tarafından sarılmıştı. Kralın iki sekreteri dönme idi, General Bailiff, Hazine Başkanı, Finans Müdürü hıristiyanlaşmış Yahudiler (dönmeler)di... Ferdinand, krallığın üç anahtarını Yahudilere teslim etti: Perpigna ve Pamplora bölgeleri ve Majorca donanması. Aragon kilisesi de Yahudilerin elindeydi. Krali-çe İsabella'nın mali, askeri ve dini idareleri de Yahudilik bakımından pek geri kalmıyordu. Ölümünde bile yanında bulunan Moya Markizi, dönme Andres Cabrera'nın karısıydı.23
İngiliz tarihçi Jean Plaidy'nin bildirdiğine göre de, ülkedeki vergi memurlarının büyük kısmı Yahudilerden oluşuyordu. Ayrıca Kraliçe İsabella'nın çevresi de Yahudi danışmanlarla doluydu.24
Yahudilerin bu denli etkin ve güçlü bir konuma gelmelerinde, üstte de vurgulanan "dönme"lik sistemi önemli rol oynamıştı. Katolik yasaları Yahudileri resmi görevlerden dışladığı için çoğu Yahudi din değiştirmiş gibi görünüyor ve böylece devlet yapısı içinde kolaylıkla yükselebiliyordu. Bu "dönme"lerin neredeyse tümünün gerçekte asıl dinlerine olan bağlılıklarını korudukları ise herkesçe bilinen ve kabul edilen bir gerçektir.

Engizisyonun ve Sürgünün Gerçek Yüzü

engizisyon, Rahip Thomas de Torquemada
Engizisyonun başı Rahip Thomas de Torquemada, Kral ve Kraliçe’yi Yahudileri İspanya’dan sürmeye ikna ediyor. Ama kuşkusuz olayın en ilginç yanı, sürgünü kışkırtan diğer iki önemli isim gibi, Torquemada’nın da Yahudi asıllı olması...
İşte böylesine "Yahudi" bir İspanya'dan 1492'de yüzbinlerce Yahudi sürüldü. Bu durumda akla şu soru geliyor: Madem Yahudiler bu kadar etkin ve güçlü bir konumdaydılar, nasıl oldu da sürgün olayını önleyemediler?
Bu soruya cevap vermek gerçekten de oldukça zor.
İşte bu noktada yukarıda vurguladığımız diğer olasılık gündeme geliyor. Mesih'in gelişi için Yahudilerin dünyanın dört bir yanına dağılmaları gerektiği şeklindeki kehanetle, İspanya sürgünü yanyana konduğunda ilginç bir paralellik doğuyor. Bu paralellik, sürgünün Yahudileri "dünyanın dört bir yanına" yaymak isteyen Kabalacılar açısından hiç de olumsuz bir gelişme olmadığını, tam tersine onlar adına büyük bir kazanç, belki de "başarı" olduğunu gösteriyor. (Ancak bu kazanç, sürülen pek çok sıradan Yahudi için geçerli değildi elbette. Kazanç, ancak "Mesih'in gelişinin" hesaplarını ince ince yapan Yahudi önde gelenleri yani Kabalacılar için geçerli olabilirdi.)
Olayın bütün parçalarını bir araya getirdiğimizde ortaya çıkan sonuç, sürgünün bir provokasyon olabileceğidir. Yahudilerin, Yahudi toprağı İspanya'dan, bir Yahudi kehanetine uygun olarak sürülmesinin bundan daha mantıklı nasıl bir açıklaması olabilir ki?
Ancak yine de şimdiye dek incelediğimiz bilgiler kesin bir yargıya varmak için yeterli değildir. Bu nedenle olayın Kabalacılar açısından çok faydalı bir tesadüf mü, yoksa onlar tarafından hazırlanmış bir provokasyon mu olduğunu anlamak için, sürgünün kimler tarafından organize edildiğini, kimlerin kışkırtmasıyla gerçekleştiğini incelemek gerekmektedir. Bunun için de, İspanya'da 15. yüzyılın ortasında alevlenen "Yahudi sorunu"na bakmakta yarar var.
İspanya'nın hangi yüzyıldan beri Yahudilere yurt olduğu konusunda farklı görüşler vardır ama kesin olarak bilinen, büyük bir Yahudi cemaatinin İspanya topraklarında, özellikle de Kraliçe İsabella'nın yönetiminde olan Castile'de uzun yüzyıllardır yaşadığıdır. Ortaçağ boyunca, özellikle de Endülüs Emevileri yönetiminde bu Yahudilere herhangi bir önemli baskı uygulanmamıştı. Ancak 1400'lü yıllara yaklaşıldığında, Yahudiler üzerine kısıtlamalar getirildi ve ağır vergiler kondu. Çoğu tefecilik yapan ve yine çoğu bu yoldan büyük servetler elde eden Yahudiler, halk tarafından kuşkuyla bakılan, sevilmeyen insanlar haline geldiler. Fernando Martinez gibi bazı fanatik rahiplerin kışkırtmaları nedeniyle Yahudilere karşı duyulan antipatinin derecesi yükseldi. Bu toplumsal kutuplaşma sonucunda Yahudiler hakkında 1400'lü yılların başında daha da kısıtlayıcı yasalar çıkarıldı. Böylece Yahudiler oldukça zengin fakat siyasi ve toplumsal haklardan mahrum bir topluluk haline geldi.
Ama Yahudiler buna bir çözüm bulmakta gecikmediler. Kısıtlamalar Yahudi ırkı üzerine değil, Yahudi dini üzerine konmuştu, dolayısıyla vaftiz olup Hıristiyan dinini seçtiklerini duyurarak üzerlerindeki tüm kısıtlamalardan bir anda kurtulabiliyorlardı. Bu yöntem Yahudi toplumu içinde hızla yayıldı ve kısa sürede onbinlerce Yahudi dönmesi oluştu. İspanyollar bu dönmelere "konverso" ya da biraz aşağılayıcı bir dille "marrano" adı veriyorlardı. Konversolar ellerindeki maddi gücü politik imkanlarla birleştirince, büyük bir hızla yükseldiler. İngiliz tarihçi-yazar Jean Plaidy, The Rise of the Spanish Inquisition adlı kitabında, konversoların yükselişini şöyle anlatıyor:
Bir kaç yıl içinde, konversolar, kısıtlamalardan kurtulmuş olarak, nüfusun en varlıklı kesimi haline geldiler ve daha da ilginci devlet kademelerinde hızla yükseldiler. Bazıları aristokrasiden kişilerle evlendi, maddi durumları kötüleşmiş olan asillerin çoğu da zaten son derece varlıklı olan Yahudilerle evlenmek için can atıyorlardı. Bazı konversolar Kilise'ye bile girdiler.25
İspanya'daki asıl sorun da zaten bu noktadan doğdu. Çünkü zamanla bu konversoların aslında dinlerini değiştirmedikleri, yalnızca Hıristiyan görünümü altına girdikleri farkedilmeye başlandı. Hele neredeyse tüm vergi memurlarının bu sahte Hıristiyanlardan oluştuğu öğrenilince, Hıristiyan çevreler büyük tepki gösterdi. Buna bir de kan olayları 26 eklenince, kutuplaşma iyice keskinleşti ve Engizisyon ülkeye çağrılarak, gerçek Hıristiyanlarla sahtelerini ayırt etmesi istendi. Engizisyonun 1474 yılında ülkeye girişi ile birlikte, 1492'de sürgünle bitecek olan süreç başlamış oldu.
Dikkat edilirse, gerginliğin tırmanmasındaki en önemli etken, konversoların gerçekten "dönmediklerinin", Hıristiyan görünümü altında Yahudiliklerini sürdürdüklerinin ortaya çıkmasıydı. Bu, kendi kendine ortaya çıkmadı. Bazı durumlarda Yahudi geleneklerini sürdüren konversoların dikkatsizlik sonucu kendilerini ele verdikleri olmuştu, ancak bu konu, asıl olarak yapılan yoğun propagandalar sonucunda gündeme gelmişti.
Halkın dikkatini konversoların ikiyüzlülüğüne yönelten propagandanın başını ise Alonso de Spina adlı bir rahip çekiyordu. Spina, yazdığı Fortalitium Fidei(İmanın Kalesi) adlı kitapta, inananların birbirine kenetlenmesini ve sahte Hıristiyanların gerçek yüzünü ortaya çıkarmasını istiyordu. Konversolar ve Yahudiler üzerine baskılar uygulanmasını isteyen Spina, konversoların ikiyüzlü birer sahtekar olduğu propagandasını yapıyordu. Spina, bu düşünceyi yaygın laştırdıktan sonra, Kral ve Kraliçe'ye ülkeye Engizisyon'u davet etmeleri için sürekli olarak telkinde bulunuyordu. Ama olayın çok ilginç bir yönü vardı. Jean Plaidy, şöyle yazıyor:
Yahudiler için Castil'de Engizisyon kurulmasını isteyen Alonso de Spina dönmelerin ikiyüzlülüğüne dikkat çeken bir doküman yayınlamıştı. Dokümanda Yahudiler hakkında oldukça sert ve saldırgan bir üslup kullanılıyordu. Ama ilginç olan kendisinin de bir Yahudi dönmesi olmasıydı.27
Sürgünü kışkırtan ikinci önemli isim ise, Pablo de Santa Maria adlı bir başka rahipti. Kilise içinde kısa sürede yükselen Pablo, Burgos Piskoposu makamına getirilmişti. Ve o da aynı Alonso de Spina gibi Yahudilere ve konversolara karşı halkı kışkırtıyordu. Yazdığı Scrutinium Scripturarum adlı kitap, Engizisyon'a zemin hazırlayan en önemli çalışmalardan biri oldu.
Ama yine çok ilginç bir gerçek daha vardı ortada: Çünkü Yahudi aleyhtarlığını körükleyen Pablo'nun kendisi de bir konversoydu!... Vaftiz olup Kilise'ye katılmadan önce, ismi Solomon ha-Levi olan bir Yahudiydi ve Isaac Ben Shehet Perfet gibi ünlü hahamlardan dersler alıyordu. Yahudi yazar Elie Kedourie,Spain and the Jews adlı kitabında, Alonso de Spina'nın ve Solomon ha-Levi'nin "Hıristiyanlığa döndükten" (!) sonra yazdıkları Yahudi aleyhtarı yazılarla, sürgünün en önemli iki hazırlayıcısı olduklarını söyler.28
Peki bu durum biraz garip değil midir sizce? Bu kişiler, Yahudi kaynaklarında söylendiği gibi gerçekten "dönmüş" ve Hıristiyanlaşmış olsalar bile, neden ırkdaşlarına ve eski dindaşlarına böyle büyük bir düşmanlığı göstermiş olsunlar? Tam tersine, Yahudilere ve konversolara diğer Hıristiyanlardan daha yumuşak ve anlayışlı davranmış olmaları gerekmez mi?
Bu garip durum, ister istemez akla öteki ihtimali getirmektedir. Yani bu kişilerin gerçekte Yahudi olmayı sürdürdükleri, ancak Mesih Planı'ndaki "Yahudileri dünyanın dört bir yanına dağıtma" hedefi uğruna İspanya'dan yapılacak bir sürgün planının peşinde oldukları ihtimalini.
Sürgün olayını incelemek için, tüm bunların yanında operasyonun bir numaralı sorumlusu olan Engizisyon'un başı Thomas de Torquemada'ya göz atmak gerekir. Çünkü Torquemada, neredeyse tek başına, "Yahudileri süren adam"dır. Torquemada'nın misyonu, Engizisyon'un ülkeye girmesiyle başlar. Engizisyon, Yahudilerin gerçekten "dönüp-dönmediklerini" araştırmak ve sahte dönmeleri cezalandırmakla yükümlüdür. Ve sonunda Torquemada'nın etkisi ile bütün Yahudilerin ülkeden sürülmesini sağlar. Yahudiler arasında büyük tedirginlik yaratan Engizisyonun yapısı açıkça "antisemit"tir.
Ama ne kadar "gerçek" bir antisemitizm, ne kadar "sahte"?
Bunu anlamak için, Engizisyon'un bir numaralı ismine, üstte sözünü ettiğimiz Torquemada'ya baktığımızda yine ilginç bir gerçekle karşılaşırız: Garip ama gerçek, sürgünü kışkırtan diğer iki önemli isim gibi, "büyük Yahudi düşmanı" Torquemada da Yahudi asıllıdır!
Jean Plaidy, Kraliçe İsabella'nın sekreteri Yahudi yazar Hernando Del Pulgar'ın yazdıklarına dayanarak, Torquemada'nın Yahudi asıllı olduğundan söz eder.29Yahudi yazar Nathan Ausubel ise, Thomas de Torquemada'nın büyükbabası, Alvor Fernandez de Torquemada'nın, Yahudi bir kadınla evli olduğunu yazar.30Yahudiliğin anneden geçtiğinin kabul edildiğini hatırlatırsak bu bilgi daha da anlamlı hale gelmektedir.
Fransızlar'ın ünlü tarih dergisi Historia ise şöyle demektedir: "Aragonlu Kral Ferdinand'ın, onun annesinin, Engizisyon'un başı olan Torquemada'nın, Cervantes'in karısının, Avilalı Sainte Therese'in ve daha birçok kişinin Yahudi olduğunu söylerler. Bunda haklıdırlar da." 31
Kuşkusuz sürgünün en önemli mimarının Yahudi asıllı oluşunu da "tesadüf" olarak yorumlamak biraz zordur. Tüm bulgular göstermektedir ki, sürgün bir provokasyondur!...
Böylece, konversoların (gizli-Yahudiler) kışkırttığı Yahudi aleyhtarı ortamda, Yahudi asıllı Torquemada'nın yönettiği Engizisyon, ne hikmetse (!), kehanete uygun olarak Yahudileri İspanya'dan kovup "dünyanın dört bir yanına" dağıtmaya çalışır. Amacın, Yahudileri "dünyanın dört bir yanına" dağıtmak olduğunun bir başka göstergesi de, Engizisyon'un, Yahudileri ille de göç etmeye teşvik etmesidir. Yahudi asıllı Fransız yazar Jacques Attali'nin dediği gibi, "... Krallık iktidarı tarafından işlemlerin bütününü gözetim altında tutmakla görevlendirilen Engizisyon, Yahudileri din değiştirmeye değil de, sürgünü tercih etmeye yöneltmektedir." 32
Bu arada Yahudi önde gelenleri de, halklarının İspanya'da kalma yönündeki tüm umutlarını söndürmektedirler:
Din değiştirmek veya ülkeyi terk etmek gibi bir ikilem içinde kalan Yahudiler, hahambaşı Abraham Senior'dan yardım istemişler, fakat bir karşılık görememişlerdi. 5 Haziran 1491 Salı, umutsuzluk içindeki İspanya Yahudi cemaati saptanan sürenin sona erme tarihinin yaklaştığını görmektedir. Yahudi cemaati olağanüstü bir şok içersindedir: herkesin hükümdarların kovma kararnamesini ertelemeleri konusunda ikna edeceğini umduğu hahambaşı Abraham Senior susmuş ve cemaatle her türlü teması kopartmıştır.33
Tüm bunlar, sürgünün gerçekte Yahudi önde gelenleri, yani Kabalacılar tarafından, Mesih'le ilgili kehaneti gerçekleştirmek uğruna düzenlenen bir tezgah olduğunu kanıtlamaktadır. Bu doğrultuda bir başka ilginç nokta da, Yahudi halkının çeşitli yöntemlerle sürgüne "ikna" edilirken, Yahudi cemaatinin önder kadrosunun sürgünü düzenleyen İspanyol yöneticileriyle son derece yakın ilişkiler içinde olmasıdır. Jacques Attali, bu garip durumu şöyle anlatıyor:
İspanya'nın bazı kentlerinde Yahudiler katledilmekte, işkence görmekte, kovulmaktadırlar; diğer kentlerde ise bazı Hıristiyanlar, ünlü hahamların vaazlarına katılmakta, bazı ünlü Yahudiler Noel ayinlerine katılmakta, büyük senyörler Yahudi tüccarlarla yemeğe gitmekte, bazı Yahudi maliyeciler saraya kabul edilmekte ve burada çalışmaktadırlar... Abraham Senor adındaki bir haham... 1488'de krallığın en seçkin makamlarından biri olan Hermandad hazinedarlığına atanmıştır. Yahudi astronomi bilgini Abraham Zacuto da, deniz seferlerinin başlatılması konusunda krala danışmanlık yapmaktadır; bu alanda hiçbir karar o olmadan alınamamaktadır. Çok sayıda konverso Alfonso de Caballeria, Gabriel Sanchez, Luis de Santagnel Yahudi kökenlerini saklamaya gerek kalmadan, hükümdarlar nezdinde önemli makamlar işgal etmektedirler...34
Yahudi toplumuna karşı büyük bir baskı uygulandığı dönemde de, önde gelen bazı Yahudilerin sarayla bu denli içli-dışlı olması, kuşkusuz ortada bir gariplik olduğunun işaretidir. Sürgünün Katoliklerden çok, Kabalacılardan kaynaklandığının bir başka göstergesi de, Papa'ya bağlı olan Engizisyon'un İspanya Yahudilerini sürerken, Roma'da, yani Papalık'ın merkezindeki Yahudilerin büyük bir rahatlık içinde yaşamayı sürdürmüş olmasıdır...
Bütün bu karanlık tablo içinde Yahudiler İspanya'dan "dünyanın dört bir yanına" dağılmaya zorlanırlar. 31 Mart 1492 günü, Kral ve Kraliçe Yahudilerin ülkeyi üç ay içinde terketmelerini emreden kararnameyi imzalarlar. Yahudiler, olayın planlayıcısı konumundaki Kabalacılar dışında, korku ve tedirginlik içindedir ve Mesih kehanetinin gerçekleşmesini değil, kendi geleceklerini düşünmektedirler. Jacques Attali şöyle diyor: "Hiç kimse gerçekten gitmeyi düşünmemektedir. Kendilerini özgür, mutlu, başkalarının başına gelen felaketlerle çok ilgili değilmiş gibi hissetmektedirler. Üstelik nereye gidilebilir?"
İşte önemli soru budur: Nereye gidilebilir?...

Endülüs Müslümanlarının Yok Edilmesi ve
Bununla Gerçekleşmesi Umulan 'Siyon Krallığı'

Sürgünün planlayıcıları "nereye gidilebilir" sorusunun cevabını da elbette düşünmüş olmalıydılar. Mesih Planı'nda yer alan kehanet, Yahudilerin dünyanın dört bir yanına dağılmasını öngördüğüne göre, İspanya'dan sürülen Yahudilere de bu hedefe göre rota çizilmeliydi. Bu öyle bir sürgün olmalıydı ki, Yahudilerin, daha önce hiçbir Yahudi bulunmayan topraklara da ayak basmalarını sağlasın, onları "dünyanın dört bir yanına" dağıtsın.
Kabalacılar'ın bu konu hakkında uzun uzadıya düşündükleri ve çözümler ürettiklerinin en açık göstergesi, kuşkusuz Kolomb'un yolculuğuydu. Kendisi de bir Kabalacı olan Kolomb, az önce incelediğimiz gibi, "Yahudiler için iyi bir yer" bulmayı hedefliyordu. İzlediği rotanın, kendisini dünyanın daha önce gidilmemiş bir yanına götürecek olduğunu düşünürsek, Yahudilerin "dünyanın dört bir yanına yayılması" şeklindeki kehanetle tam bir uyum içinde olduğunu görebiliriz. Kolomb yola, İspanya'dan kovulan Yahudileri dünyanın daha önce hiçbir Yahudinin ayak basmadığı "yan"larına ulaştırmak için çıkıyordu.
Zaten, İspanya'dan sürülen Yahudilerin bir kısmının da Kolomb'la birlikte yola çıkabilmesi, ya da sonradan onun bulduğu Yeni Dünya'ya göç edebilmesi için bazı ilginç tedbirler alınmıştı. Kral ve Kraliçe, Kolomb'la birlikte yola çıkacak kişiler hakkında hiçbir ceza davasına bakılmamasını emreden bir fermanı mahkemelere yollamışlardı. O dönemde en çok "ceza" davası ise, "sahte dönmelik suçu"ndan, Yahudiler aleyhinde açılıyordu. Jacques Attali, bu ilginç ferman hakkında şöyle diyor: "Bu ferman ile Yahudilerin kovulma kararnamesi arasındaki çarpıcı eş anlılık dikkat çekiyor. Sanki Yahudiler de bilinmeyene doğru yola çıkmaya teşvik ediliyorlarmışçasına..." 35
Evet, Yahudiler "bilinmeyen"e, ya da Kabalacılar'ın deyimiyle "dünyanın dört bir yanına" doğru yola çıkmaya teşvik ediliyorlardı ve bu iş için gerekli tedbirler de konversoların çevrelediği Saray'dan alınıyordu. Attali, Kolomb'un da zaten daha önceden tayfalarını adli tatbikata uğrayanlar (yani çoğunlukla Yahudiler) arasından seçmek istediğini sözleşmesinde belirttiğini hatırlatıyor ve şöyle diyor: "İlginç bir hüküm; acaba henüz gizli tutulan Yahudilerin kovulma kararından haberdar mıdır?" Kısacası anlaşılan Kolomb da Yeni Dünya'ya Yahudileri ayak bastırmak için uğraşmaktaydı.
Attali'nin vurguladığı "eşanlılık" kategorisine Granada'daki Endülüs Müslümanları'nın yok edilmesini eklediğimizde, 1492'de yaşananların iç yüzü daha da ilginç hale geliyor. Bilindiği gibi, o yıl İspanya'da çok önemli bir olay daha yaşanmış ve Granada şehir-devletine sıkışmış Müslümanlar, şehrin düşmesiyle birlikte İspanyollar'ın avucuna düşmüştü. Çoğu kılıçtan geçirilen, sürülen Müslümanlar, tek kelimeyle "etnik temizliğe" tabi tutulmuşlardı.
Önemli olan, Müslümanların yaşadığı bu vahşet sırasında Yahudilerin konumunun ne olduğudur. Resmi tarih, bizlere Müslümanların da Yahudilerle birlikte Engizisyon İspanyası'nın zulmüne maruz kaldığını, Katolik güçlere karşı Müslümanların ve Yahudilerin aynı safta olduğunu söyler. Oysa şimdiye dek incelediğimiz kaynaklar, İspanya'da 1492'de yaşanan olayların gerçekte Yahudi önde gelenlerinin hedefleri doğrultusunda gerçekleştiğini ve Yahudi sürgününün de, aslında Mesih ile ilgili kehanetleri gerçekleştirmeye uğraşan Kabalacılarca tezgahlandığını gösterdi.
Bu durumda, Granadalı Müslümanların aslında kim tarafından katledildikleri ve zulme uğratıldıkları sorusunu sormak gerekiyor. Öyle ya, Yahudi sürgünü gerçekte Yahudi önde gelenlerince organize edilmişse, Müslüman sürgünü ve katliamı kim tarafından organize edilmişti? The New Republic, tarihçi Richard Kagan'ın bu konudaki ilginç bir yorumuna yer veriyor:
Richard Kagan Circa 1492 isimli kitabında, Kolomb'un yola çıkışı, Granada'nın işgali ve Yahudilerin İspanya'dan kovuluşunun birer kronolojik raslantı olamayacağını savunuyor. Kagan'a göre bunlar Yeni Siyon Krallığı'nın kurulması yönünde atılan stratejik adımlar.36
Bu durum bizlere Müslümanlara uygulanan vahşetin de Mesih Planı'nın bir parçası olduğunu göstermektedir. Zaten Granada'ya karşı girişilen savaşın en büyük finansörünün Kabalacı Yahudi Isaac Abrabanel olduğuna önceki sayfalarda değinmiştik. Kabalacılar'ın çizdiği Mesih Planı, henüz ilk büyük aşamasında, İslam aleyhtarı bir adım atmış ve Müslümanları sindirmeye yönelmiştir. Bu anti-İslam çizgi, Mesih Planı'nın başta gelen özelliklerinden biri olacaktır; ilerleyen bölümlerde birlikte göreceğiz.
Kısacası, Endülüs'ün son kalıntısının da yok edilmesi olayında Yahudilerin konumu resmi tarihtekinden farklıdır. 1492'den beri yapılan propagandalarda, ki bu propagandayı yapanların başında da Türkiye'de önemli etkinlikler göstermiş olan 500. Yıl Vakfı 37 geliyordu, hep Yahudiler ve Müslümanlar aynı saftaki mazlum halklar olarak tanıtıldı. Ama şimdiye dek ortaya serdiğimiz bilgiler, olayın pek de öyle olmadığını, 1492'de olanların Yahudi cemaatinin önde gelenlerinin (Kabalacıların) kontrolünde gerçekleştiğini gösteriyor. Bu da, Allah'ın Kuran'daki, Müslümanların kendilerine en büyük düşman olarak "Yahudileri ve müşrikleri" bulacakları şeklindeki ebedi hükmünün (Maide Suresi, 82) her zaman için geçerli olduğunun bir başka göstergesi...

Gerçekten Kolomb mu Keşfetti?

İspanya'da bunlar olurken, Kolomb, emrine verilen üç gemiyle birlikte aylar sonra Batı Hint adalarına ulaşarak karaya çıktı. O günden sonra da dünyanın resmi tarihine, zoru başaran korkusuz denizci, Yeni Dünya'yı bulan büyük kaşif ve de dünyanın kaderini etkileyen unutulmaz isim olarak geçti. Peki acaba gerçekten Kolomb böylesine büyük bir iş başarmış mıydı? Diğer deyişle, Amerika'yı gerçekten o mu keşfetmişti? Elinde hiçbir bilgi, harita, vs. yokken dünyanın bilinmeyen denizlerine korkusuzca mı açılmıştı?... Hayır. Kolomb anlatıldığının aksine yola yalnızca cesaret ve önsezilerine dayanarak çıkmadı. Yeni Dünya'nın yolunu ona gösteren, fakat gizli tuttuğu önemli haritalar edinmişti: 
(Kolomb) Floransalı Toscanelli'nin, batıdan Hint'e doğru bal gibi bir yol olduğunu iddia ettiği mektubundan söz edildiğini duymuştur. Daha kesin bilgiler istemek üzere ona mektup yazmıştır. O da ona ayrıntılar ve hatta bir harita verdiği bir cevap göndermiştir... Kolomb Toscanelli 'yle mektuplaştığını hiçbir zaman itiraf etmeyecektir. Oysa Toscanelli, Batı yolunun ondan daha önde gelen kaşifidir... Ne yol, ne de rüzgarlar konusunda tereddüt etmektedir, elinde Toscanelli'nin haritası vardır. Nereye ve nasıl gittiğini bilmektedir. Tuttuğu yol, günümüzde bile, mümkün olanların en mükemmellerinden biridir.38
Zaten, Kolomb'dan çok daha önceleri çizilmiş olan haritalar, "Atlantik'in iyice batısındaki adalar"ın varlığını bildirmekteydi:
Venedikli Andrea Bianco 1436'da, ilk kez Madera'nın batısındaki adaların ve Stockfixa (Morina adası) adını verdiği (Terre-Neuve olabilir) gibi çok kuzeydeki bazı başkalarının da yeraldığı haritalar çizmiştir. 1444 tarihli olan ve Yale haritası denilen dünya haritasının üzerinde aynı ada Vinland adıyla yeralmaktadır. Bianco'nun Londra'da 1448 yılında yaptığı başka bir haritanın üzerinde, Brezilya'nın bulunduğu yerde büyük bir' gerçek ada' zikredilmektedir.39
Acaba Kolomb yeni dünyanın yolunu biliyor muydu sorunun cevabını bulmak için, 1990 yılında Cadix Üniversitesi'nden 18 öğrenci, John Dyson adlı yazar ve Luis Coin adlı bir kaptan Kolomb'la aynı yolculuğu yaptılar. Coin, 20 yıldır Kolomb'un günlüğünü kelime kelime incelemiş ve yüzlerce hata, hatta saçmalık bulmuştu. Ve yavaş yavaş Kolomb'un söylediği yolu izlemediğini anladı. Anlaşılan Kolomb, karanlıkların denizine bir yol biliyordu. Coin, Kolomb'un günlüğünde üç kez gizli haritadan bahsettiğini de bildiriyordu. Acaba Kolomb 'un günlüğünde niçin hatalara rastlanmıştı? Bunun tek cevabı var: Kolomb doğru yolu bildiğine göre, gittiği yolları kaydetmemiş, yalancı bir günlük tutmuştu. Luis Coin, Kolomb'un günlüğündeki hataları şöyle sıralıyordu:
1- Akıntı saatin yelkovanı yönünde olduğundan Kolomb'un dediği gibi Kanarya adalarının güney doğusunda olması imkansız; güneyden olması daha mantıklı.
2- 'Karşıt akıntılara rastladık' diyor Kolomb Eylül başında. Ama bu dönemde akıntı kuzeydoğudan.
3- 'Deniz az tuzlu' diyor Kolomb. Ama bu güneydeki yolun çok tuzlu olduğu biliniyor.
4- Kolomb 'Çok fazla balık var' diyor. Ama Kanaryalar'ın doğusunda hiç de fazla balık yok.                 
5- Kolomb '7 günde Hindistan'a geldim' diyor. Eğer söylediği gibi Kanaryalar'ın doğusunda yüzüyorsa bu imkansız.40
Tüm bunlar gösteriyor ki, aslında "büyük kaşif" yola çıkmadan önce herşey hazırdı. Kabalacı Kolomb, kıtanın nerede olduğunu tamamen öğrenmiş, ilgili haritaları edinmişti. Olay, önceden kararlaştırılmış bir planın uygulamaya konmasından başka birşey değildi. Ama Kabalacı denizci yüzyıllardır tüm dünyaya, dünyanın en cesur kaşifi, tarihin gözüpek kahramanı olarak tanıtılmaktadır.

Kolomb'un Başlattığı 'Etnik Temizlik' Operasyonu...

Son dönemlerde Kolomb ile ilgili olarak çevrilen filmlerde, sık sık Kolomb'un gerçekte yerlilere çok insancıl yaklaştığı, vahşetin emrini dinlemeyen bazı adamlarınca gerçekleştirildiği izlenimi verilmektedir. Ancak, gerçekler bu pembe tablodan çok farklıdır.
Kolomb Amerika'yı keşfettiğinde 30 milyon kızılderili yaşıyordu. Şimdi 2 milyonluk kayıp bir ırk oldular. Kolomb, asırlar sonraki soydaşlarının "en iyi Filistinli ölü Filistinli'dir" şekline dönüştüreceği sözünü uygulamaya koymuş, "en iyi yerli ölü yerlidir" teorisini geliştirmişti. O da, yine asırlar sonraki soydaşlarının Filistinliler'e yapacağı gibi yerlileri insan olarak görmüyordu. Attali, "adanın huzurlu yerlilerinden bazıları onları karşılamaya gelmişlerdir. Colombus onları insan olarak kabul etmemektedir" diyor.41
Katliam, Kristof Kolomb'la başladı. Kolomb keşfettiği yerlerde İspanyol kolonileri oluşturmaya hız verdi. Yerlileri köleleştirdi. Vergilendirilen yerlileri İspanya'ya altın ödemekle yükümlü kıldı. Hükümdarların izniyle yetki alanı içindeki ticari işlemlerden yüzde on pay alıyordu. Kolomb ayrıca köle ticaretini de ilk başlatan kişiydi...
Kolomb'un yerlilere uyguladığı baskı ve sömürü politikası, onun açtığı yolda ilerleyen "conquistator"lar tarafından devam ettirildi. Bu İspanyol "fatih"leri, yerlileri köleleştirme ve mallarına el koyma politikasını sürdürdüler. En çok aradıkları şey ise altındı. Yerlileri yola getirmek için şiddet kullanıyorlardı. Bu dünyanın şahit olduğu ilk büyük "sömürgeleştirme" hareketiydi. Önceki sayfalarda incelediğimiz gibi, Kolomb Yeni Dünya'yı Yahudilere güç kazandırmak, oranın zenginliklerini Yahudilerin eline vermek için ele geçirmişti. Kolomb'un hedefine ulaştığının en büyük göstergesi ise, sömürgeci conquistadorlar arasında çok sayıda Yahudinin ve konversonun bulunmasıdır.42
Conquistadorların uyguladığı katliam ise inanılmaz boyuttaydı. Örneğin, Kolomb geldiğinde nüfusu 200 bin olan bir adada, 20 yıl geçmeden sadece 50 bin, 1540'da sadece bin kişi kalmıştı. Conquistadorlar'ın en ünlüsü olan Cortes, 1519 Şubat'ında 700 adamla Meksika'ya ayak bastı. Meksika'nın toplam kızılderili nüfusu Cortes'in giriş yılındaki 25 milyondan, 1605'te 1 milyona indi. Toplam olarak conquistadorlar, yarım yüzyıllık bir süre içinde 75 milyon kızılderiliyi yok etmiş, yerlerine sadece 240 bin İspanyol yerleştirmişlerdi. Avrupa'da toplam 100 milyon civarında insanın yaşadığı o yıllarda, Amerika nüfusu 60 ile 80 milyon arasındaydı. Bu nüfusun % 80'i (yani yaklaşık 60 milyon insan) bir kaç onyıl içerisinde yok edildi. Sadece Hispaniola adasında 1492'de 7-8 milyon kişi yaşıyorken, 1496'da 4 milyon, 1570 yılında ise yalnızca 125 kişi kaldı. Tarihçi C. Wells'in verdiği rakamlara göre, Kolomb'un kıtaya ayak basmasından sonra bir yüzyıldan az bir süre içinde 95 milyon yerli sömürgeciler tarafından katledildi.
Bu boşluk yeni bir drama yol açacak, sonraki dört yüzyıl boyunca, Afrika'dan katledilen yerlilerin yerine doldurmak üzere Amerika'ya 13 milyon siyah köle taşınacaktı. Bu işin önderliğini de, ilerleyen sayfalarda inceleyeceğimiz gibi Yahudiler yapacaktı.
Yeni Dünya etnik olarak "temizlenirken", beyaz adam bu bakir topraklara akın ediyordu. Sözkonusu beyazların içinde, Kolomb'un yola çıkış amacına uygun olarak, çok sayıda da Yahudi vardı.

Yeni Dünya'da İbrani Kolonileri

Kabalacı Kolomb'un, yola, Mesih Planı'na uygun olarak, "Yahudiler için iyi bir yer" bulma amacıyla çıktığını incelemiştik. Kolomb, amacına ulaştı ve gerçekten de Yahudiler için "iyi yerler" buldu. Avrupalı Yahudiler, Yeni Dünya'da oluşan sayısız koloniye akın ettiler. İşin önemli yanı, bu bölgelerin ekonomisini, hiç abartısız, neredeyse ele geçirmeleri ve Amerika kıtasının sömürülmesinde başı çekmeleriydi. Yahudi tarihçi M. Kayserling şöyle der: "Yahudilerin İspanya'daki tarihleri sona erdiği anda, Amerika'daki tarihleri başladı. Engizisyon, İber Yarımadasındaki İbraniler'in sonu olurken, batı yarıküredeki kıtada onların başlangıcı oldu." 43
conguistador_ispanya
Yeni Dünya’nın yerlilerine işkence yapan conguistadorlar ve İspanyol kolonocileri tarafından köleleştirilen ve zorla çalıştırılan yerliler.
Amerika'nın batılılar tarafından ilk sömürgeleştirilen bölgeleri güney kısımlarıydı. Altın ve sömürülecek hammadde bulma hırsıyla dolu Portekizliler ve İspanyollar tarafından başlatılan bu soygun stratejisi nedeniyle kıtanın bu bölümü Latin Amerika adını alacaktı. İşin ilginç tarafı, bu sömürgeci "Latin"lerin arasındaki Yahudilerin dev bir role sahip olmasıydı. Encyclopaedia Judaica şöyle yazıyor:
Amerikan toprağına ayak basan ilk Avrupalı, Kolomb ile birlikte yola çıkmış olan bir Yahudi dönmesiydi: Luis de Torres. Torres, Kolomb'la birlikte denize açılmadan bir gün önce vaftiz olup Hıristiyanlığı kabul etmişti. Portekiz ve İspanyol marranoları (Yahudi dönmeleri) yeni kıtanın potansiyelini hemen farkettiler. Bu yeni kıtaya yerleşenlerin başında da onlar geliyordu. Bazıları Meksika'yı fetheden Cortes ve onun askerleri olan 'conquistadores'lara eşlik etti...           
... Yeni Dünya'ya yerleşen marranolar oldukça etkin bir konuma geldiler. Kıtanın Avrupa'yla olan ithalat-ihracat ilişkisini onlar kontrol ediyordu. Kendi aralarında gizli bir dini örgütlenme kurdular. Ayrıca Avrupa'daki dindaşlarıyla da yakın ilişki içindeydiler.44

Yahudi Tarihçi Eli Barnavi ise Şöyle Yazar:

Yeni bir kıtanın keşfedilmiş olduğu haberi yayılmıştı. Ve bu haberle Amerika'ya ilk yerleşenlerin başında İspanya ve Portekiz Yahudileri geliyordu. Söz konusu Yahudiler, Yeni Dünya'da hem daha geniş ticaret olanakları, hem de Engizisyon tehlikesinden uzak olarak, Yahudiliklerini rahatça yaşayabilecekleri bir yer bulacaklardı... Peru bölgesindeki İspanyol kolonisinde önemli bir Yahudi cemaati oluştu. Bu cemaat, koloninin ticaretinde hakim konuma geldi. Büyük bir güç ve etkiye sahip olmalarına rağmen, bu Yahudiler, Yahudiliklerini açıkça belli etmediler. 
Brezilya'yı keşfeden Pedro Alvares Cabral'ın yanında Yahudiler vardı. Meksika, Peru ve Şili'yi kolonileştiren conquistadorların arasında da çok sayıda Yahudi bulunuyordu... Avrupa'daki Engizisyon'dan ve baskı politikalarından kaçan çok sayıda Yahudi, legal ya da illegal yollardan, Yeni Dünya'ya yerleşti... Yahudiler Brezilya'daki şeker endüstrisinin gelişmesinde çok önemli rol oynadılar. Ayrıca koloniden dışarı kereste ihracı da onların elindeydi... Hollanda'nın sömürgesi olduğu dönemde, Brezilya'nın başkenti Recife'de İspanyol Yahudilerinin oluşturduğu büyük bir cemaat vardı. Koloni daha sonra Portekizliler'in eline geçtiğinde, Yahudilerin önemli bir kısmı, daha sonra New York adını alacak olan New Amsterdam'a gittiler.45
Kısacası, Yeni Dünya'nın ilk sömürülmeye başlanan güney bölümü, Kolomb'un ve Kabalacı dostlarının yaptığı hesaplara uygun olarak, Yahudiler için "iyi bir yer" ve yeni zenginliklerin kaynağı oldu. Kıtanın kuzeyi ise asıl önemli olan ve Mesih Planı açısından kilit bir konum taşıyan yer orasıydı. İlerleyen sayfalarda kıtanın kuzeyinin, yani bugünkü ABD'nin, ilginç ve bilinmeyen tarihini inceleyeceğiz: Mesih Planı'na uygun olarak şekillenen tarihini...
Ancak şimdi biraz geriye dönüp, İspanya sürgününün Eski Dünya'daki sonuçlarına bakmakta yarar var. Sürgün, Yahudileri "dünyanın dört bir yanına" dağıtmak için yapılmıştı çünkü; yalnızca Yeni Dünya'ya değil...

Sefarad Diasporasından Tarifeli Seferler

1492'nin taşıdığı önem, yalnızca Kolomb'un Amerika'yı "keşfetmesi"nden kaynaklanmıyordu. Kolomb'un "Yahudilere iyi bir yer" bulmak için çıktığı yolculuk, İspanya'dan çıkan Yahudilerin gidecekleri rotanın yalnızca bir parçasını çiziyordu. Rotanın geri kalan kısmı da yine Yahudileri kehanete uygun bir biçimde "dünyanın dört bir yanına" dağıtmaya yönelikti... Sefarad diasporası İspanya'dan kalkan tarifeli seferler, böylece gerekli hedeflere ulaştı.
İspanya'dan, Mesih Planı'na uygun olarak, yola çıkarılan Yahudilerin sayısı 250 bin olarak tahmin ediliyor. Bunlardan 100 bin kadar bir topluluk önce Portekiz'e yerleştiler, geçici bir süre için merkezi limanlarını kullandıkları bu ülkeden kısa bir süre sonra ayrılarak Güney Amerika'ya, Kuzey Avrupa'ya ve Osmanlı'ya göç ettiler. Göçmenlerin büyük bir kısmı Osmanlı İmparatorluğu'nun değişik bölgelerine yerleştiler, özellikle Balkanlar'da ve Türkiye'ye, ayrıca Kuzey Afrika'nın kıyı şehirlerine ve Yakın Doğu'ya (Vaadedilmiş Topraklar). Diğer binlercesi de, İtalya, Hollanda ve İngiltere'de kendilerine yer buldular.
İspanya sürgünü ile birlikte dağılan Yahudiler, 1500'lü ve 1600'lü yıllarda Avrupa'yı derinden etkileyecek cemaatleri oluşturdular. Bunların arasında Londra, Amsterdam, Antwerp, Hamburg ve New York başta gelir. 17. yüzyılın başlarında her büyük ticaret merkezinde küçük Yahudi yerleşim merkezleri vardı. Bunlar Avrupa'nın ticari ve mali gelişiminde yaşamsal bir rol oynadı. Zenginlik ve becerileri ile toplumun en üst düzeylerinde kabul gördüler.
Yahudilerin bu şekilde Avrupa'ya dağılmaları ki bu Yahudiler, o dönemde kültürel yönden daha düşük seviyedeki Doğu Avrupa Aşkenaz Yahudilerinden çok daha etkindiler Avrupa'nın Protestanlık sonucunda yaşadığı büyük dönüşümde ve bu dönüşümün ardından gelen kapitalizmin doğuşunda büyük rol oynadı. İlerki sayfalarda inceleyeceğimiz gibi, İspanya'dan dağılan Yahudiler, Batı'nın "Yahudileşme" yani Yahudi dünya görüşü ve ahlak yapısını benimseme, kapitalistleşme sürecinin anahtarı oldular. İspanya sürgünüyle birlikte, hem Mesih Planı için gerekli olan önemli bir kehanet yerine getiriliyor, hem de Avrupa'yı kapitalizme taşıyacak, Batı'yı "Yahudileştirecek" olan topluluk sahneye çıkmış oluyordu.
Pandora'nın kutusu açılmıştı...

Kabalacıların Yeni Karargahı Safed ve Yeni Kehanetler

"Yahudi Ansiklopedisi" Judaica'nın, "Kabbalah" başlığı altında bildirdiğine göre, İspanya sürgününün ardından, "Mesih'in gelişini hızlandırma" yönündeki Kabala çalışmaları daha da yoğunlaştı. Öyle ki, ünlü Kabalacılardan Abraham Azulai, Kabala'nın yeni bir yorumu olan "Or ha-Hammah" adlı kitabının başında, sürgünle birlikte "son jenerasyon" olarak adlandırdığı yeni bir döneme girildiğini ve artık Mesih'in dönüş sürecinin başladığını söylüyordu. Kabalacı Azulai, "bundan sonra en önemli 'mitzvah' (misyon) Kabala'nın daha da geniş bir biçimde çalışılmasıyla birlikte Mesih'in gelişini sağlamaktır" hükmünü vermişti.46
Bu arada, sürgünle birlikte, İspanyol Yahudileri "dünyanın dört bir yanına" dağılırken, sürgünün planlayıcıları olan Kabalacılar'ın büyük bölümü de, kendilerine yeni bir yer bulmuşlardı. Bu yeni merkez, Vaadedilmiş Topraklar'da, Kudüs'ün kuzeyinde (bugünkü İsrail'in kuzeydoğu ucunda) yer alan Safed kentiydi. Bir dağın tepesine kurulmuş olan kent, Kabala'nın yeni yorumla- rına ve "Mesih'i getirme" misyonunun yeni teorilerine sahne oldu.
Safed'de klasik Kabala doktrin ve yöntemlerine yenileri eklendi. Bu eklemelerin en önemlisi ise Kabala geleneğinde yeni bir devir açan Isaac Luria tarafından yapılmıştı. Luria, Sefirot teorisine yeni düzenlemeler getirdi. Luria'nın İspanya sürgününü yorumlayışı da ilgi çekiciydi. Büyük Kabalacı, İspanya sürgününün hiç de Yahudiler için kötü bir şey olmadığını hatırlatıyor ve sürgünün Mesihi dönemin başlangıcı olduğunu bir kez daha bildiriyordu. Sürgünü, kurduğu yeni Yaratılış teorisi ile açıkladı. Teori, "olumsuzluklar evreni"nin, "Tanrı'nın ışığını taşıyan kapların kırılması" ve bu ışığın "öteki tarafa" düşmesi ile doğduğunu öne sürüyor ve tüm ışıkları bir araya getirme çabasına da "Tikkun" adı veriyordu (Tikkun için ayrıca bkz. "Giriş"). Luria, bu teoriyi siyasi platforma da uyguladı ve İspanya sürgününü de bu şekilde açıkladı. Ona göre, Tanrı "Tikkun" görevini (ışıkları bir araya getirme) Yahudilere vermişti. Şalom, Luria'nın sürgün hakkındaki düşüncelerini şöyle aktarıyor:
Luria'ya göre, musevilerin yeryüzüne dağılması bir felaket değil,... planlanmış bir olaydır; musevilere, kutsal kıvılcımları, klipalar ortamından ('öteki taraf'tan) kurtarıp toplamak için verilmiş bir görevdir. Bu şekilde bütün kıvılcımlar eksiksiz olarak kurtarılabilirse Tikkun gerçekleşmiş olur. Tikkun'un gerçekleşmesi ile de Maşiah (Mesih) gelecektir. İsrailoğulları kurtulacak, Vaadedilmiş Topraklar'a dönecek, yıkılmış olan Tapınak'ı yeniden inşa ederek sonsuza kadar hüküm süreceklerdir.47
1492 Yahudi göçleri
İspanya sürgünü ile birlikte, Yahudiler gerçekten de Mesih’in gelişi ile ilgili kehanete uygun olarak “dünyanın dört bir yanına” dağıldırlar. Yanda, 1492 ve sonrasında İber yarımadasından “ dünyanın dört bir yanına” yapılan Yahudi göçleri.
Safed'de gelişen yeni Kabala okulu, "Tikkun"u ve onun siyasi sonuçları olan Mesih Planı'nı gerçekleştirmeye adadı kendini. İspanya'da başlamış olan "tarihin akışına yön verme" sanatı, Luria ve diğer Kabalacı dostlarının elinde daha da gelişti.
Sözkonusu Kabalacılardan biri de, İspanya sürgününün ardından Vaadedilmiş Topraklar'a yerleşen Abraham B. Elizer ha-Levi idi. Elizer, o dönemde, yani 1500'lü yılların hemen başında, Mesih Planı'nın yeni bir aşaması üzerine yoğunlaşmıştı. Bu yeni aşama, bir başka Kabalacı'nın yaklaşık elli yıl önce yazdığı bir kehanete dayanıyordu. Kehaneti yazan Kabalacı Abraham Zacuto idi, yani Kabalacı dostu Kristof Kolomb'a denizde yol bulması için astrolojik haritalar veren kişi...
Judaica'nın bildirdiğine göre, Zacuto, 1478 yılında bir güneş tutulması üzerine bir kehanette bulunarak, yakın gelecekte Yahudiler için büyük yararlar sağlayacak bir adamın ortaya çıkacağını söylemişti. Kabalacı Abraham B. Elizer ha-Levi ise şimdi bu kehanet üzerinde düşünüyor ve bu adamın kim ola bileceğini hesaplamaya çalışıyordu. Çünkü bu adam Avrupa'da çok büyük değişimler yaratacak bir adamdı. Zacuto, ondan söz ederken "bir adam çıkacak" demişti, "o adam büyük ve etkili bir adam olacak; ordular toplayacak, yeni bir din kuracak ve (Katolik) din adamlarının gücünü yok edecek." 48  Katolik din adamlarının gücünü yok edecek bir adamın çıkması kuşkusuz çok önemliydi. Çünkü her ne kadar İspanya'da Yahudi önde gelenlerinin işine yaramışsa da Katolik Kilisesi, o dönemde Mesih Planı'nın önündeki en büyük engeldi: Yahudilerin "seçilmiş halk" olduğunu tanımak bir yana, onları "İsa'nın katilleri" olarak görüyor ve Vaadedilmiş Topraklar'ın onlara ait olduğu tezini kesinlikle reddediyordu. Süleyman Tapınağı'nın yeniden inşa edilmesine ise tümüyle karşıydı.
Kabalacı Elizer ha-Levi, kehanette müjdelenen bu adamın kim olduğunu anlamakta gecikmedi. 1524 yılında, Avrupa'dan Kudüs'e yeni Yahudiler göç etmişti. Kudüs'te bulunan Elizer ha-Levi, bu Yahudilerden Avrupa'daki son gelişmeleri dinlerken, Kilise'nin otoritesine karşı isyan eden yeni bir adamın ortaya çıktığını öğrendi. Elizer ve diğer Kabalacı dostları, bu adamın yaymaya başladığı doktrini tam olarak öğrendiklerinde ise kesin hükmü verdiler: Bu adam, bir "gizli-Yahudi" idi ve Hıristiyanları Yahudiler için zararlı olan düşüncelerinden koparıp-eğitmeye gelmişti.49 Kabalacılar'ın "gizli-Yahudi" olarak kabul ettikleri bu adamın adı, Martin Luther'di...

"Katoliklere sesleniyorum; bana kafir demekten yorulduklarında, Yahudi desinler" - Martin Luther

Tarihin Dönüm Noktası Protestanlık ve
'Mesih'in Yollarını Açan Adam' Martin Luther

İspanya sürgününden birkaç onyıl sonra, Avrupa'da çok önemli bir hareket doğdu. Protestanlık, Kilise'nin otoritesini sarsmaya, Avrupa'da yüzyıllardır değişmeyen değer yargılarını değiştirmeye başladı. Bu yeni mezhep, bilindiği gibi, Katolik kilisesinin kurmuş olduğu Avrupa düzenine karşı gelişmiş bir hareketti. Bu hareketin sonucu ise yalnızca Hıristiyan dünyasına yeni bir mezhep katmak değil, aynı zamanda, Max Weber'in ünlü çalışmasında vurguladığı ve çoğu sosyalbilimci tarafından kabul edildiği gibi, Avrupa'da kapitalizmin oluşumuna uygun bir ahlak anlayışı geliştirmek olmuştu.
Protestanlığın fazla dikkat çekmemesine rağmen çok önemli olan bir başka sonucu da, Yahudilerle ve hatta Mesih Planı ile yakından ilgiliydi... Çünkü Protestanlar, Yahudilere karşı yüzlerce yıldır süren Katolik geleneğinden çok farklı bir bakış açısı geliştirdiler. Katolik inancına göre, Yahudiler İsa'nın katilleriydiler ve O'nun tarafından lanetlenmişlerdi. Bundan daha da önemlisi, Katolikler, Yahudilere yönelik bakış açılarına paralel olarak, Eski Ahit'e de (M. Tevrat) soğuk bakıyorlardı. Eski Ahit'i bir dini kaynak olarak kabul etmelerine rağmen, onun bazı kısımlarını çeşitli yorumlamalar yoluyla kabul etmiyorlardı. Katoliklerin temel dini kaynağı İncil'di. Bu kuşkusuz çok önemli sonuçlar doğuruyordu. Çünkü bilindiği gibi, İncil, insanın ruhuna seslenen ve kurtuluşun ruhların eğitilmesiyle gerçekleşebileceğini haber veriyordu. Bu dünyanın geçici ve değersiz olduğunu, asıl yurda öteki dünyada kavuşulacağını bildiriyor ve insanları dünya-merkezli düşünmekten uzaklaşmaya çağırıyordu. Ayrıca Katolik öğretisi, insanlara hayatın her alanını dine göre belirlemek gerektiğini anlatıyordu.
Protestanlık ise Eski Ahit'e yeniden döndü. Protestan teolojisinin kurucuları, Eski Ahit hükümlerinin hiçbir yoruma tabi tutulmadan doğrudan kabul edilmesi prensibini benimsediler. Bu, Eski Ahit'in yalnızca "bu dünya"yı önemseyen düşüncesine geri dönülmesi, ruha değil maddeye yönelinmesi ve öteki dünyanın öneminin unutulması gibi büyük sonuçlar doğurdu. Bu kapitalizmin de doğuşu anlamına geliyordu. Bunların hepsinin yanında, Protestanlık, Yahudilere karşı da çok yeni ve çok garip bir bakış açısını geliştirdi, bunu birazdan inceleyeceğiz.
Protestanlığın oluşturduğu bu büyük dönüşümdeki en büyük pay, kuşkusuz Protestan hareketinin en büyük lideri olan Luther'e aitti. Kabalacıların, kehanetlerde "Hıristiyanları Yahudiler yararına eğitecek adam" olarak haber verilen kişinin Luther olduğuna karar vermeleri, Protestan hareketinin liderinin Mesih Planı açısından ne denli büyük bir önem taşıdığının da işaretiydi.
Luther'in Katolik Kilisesinin yüzyıllardır süregelen doktrinlerini değiştirirken, bunların yerine Eski Ahit düşüncelerini koyması kuşkusuz bir rastlantı değildi. Tam aksine, Luther sanki bu iş için eğitilmişti: Protestan liderinin düşüncelerini oluştururken en çok etkilendiği kişi dönemin ünlü hümanisti Johannes Reuchlin idi. Judaica, Luther'in yaşamının sonuna dek, Reuchlin'i en büyük öğretmeni olarak kabul ettiğini vurguluyor.50 Peki Reuchlin kimdi dersiniz?... Luther'in düşüncelerinin oluşmasında en büyük paya sahip olan bu Alman hümanistinin acaba ne gibi bir özelliği vardı ki, öğrencisinin Katolik düşüncesine toptan savaş açmasına ön-ayak olmuştu?...
Reuchlin'in en büyük özelliği, bir Kabalacı olmasıydı!... Evet, Luther'in amcası Kabalacıydı. Ama şimdiye dek sözünü ettiğimiz Kabalacılardan farklıydı. Çünkü Reuchlin Yahudi değildi; 16. yüzyılın başında Avrupa'da patlak veren "Hıristiyan Kabalizmi" adlı akımın en önde gelen temsilcilerindendi. Sözkonusu akımın temsilcileri, Yahudi olmamalarına rağmen Kabala'dan etkilenen ve bu nedenle de Kabala doktrinlerini Hıristiyan düşüncesine eklemeye çalışan Avrupalı entellektüellerdi. "Hıristiyan Kabalizmi"nin bir başka özelliği de masonlukla paralel bir gelişim çizmesiydi. (Ayrıntılı bilgi için bkz. 2. bölüm)
Reuchlin, Kabala'yı "gerçek" (yani Yahudi) bir Kabalacı'dan, Kral III. Frederick'in özel astronom ve fizikçisi olan Kabalacı Jacob B. Jehiel Loans'dan öğrenmişti. Aynı kişiden İbranice de öğrenen Reuchlin, tüm Yahudi literatürünü de hatmetmişti. Yazdığı De arte Cabalistica, Du rudimentis Hebraics gibi eserlerinde Kabala'ya ve diğer geleneksel Yahudi kaynaklarına hayranlığı açıkça izlenebiliyordu.51
Luther'ın etkilendiği bir diğer kaynak ise, 1466'da Rotterdam'da doğan ünlü Hol-landalı hümanist Desiderius Erasmus idi. Bazı düşünce tarihçileri, "Erasmus'un yumurtayı ortaya çıkardığını, Luther'in ise yalnızca onun üzerinde kuluçkaya yattığını" söylerler. Ve ilginçtir, Erasmus da aynı Reuchlin gibi bir Kabalacı'ydı. İkinci bölümde, bu "Hıristiyan Kabalist"in ilginç özelliklerine daha ayrıntılı olarak değineceğiz.
İşte Luther, eğitimini böyle bir kaynaktan aldı. Doktrinlerini geliştirirken de Kabalacı öğretmenlerinden aldığı eğitimin hakkını veriyordu. 1523'te Katolik Kilisesi'nin yüzyıllardır sürdürdüğü Yahudileri dışlayan tutumunu yerden yere vurarak Dass Jesus Christus ein Geborener Jude Sei, yani "İsa Mesih Yahudi Olarak Doğdu" adlı kitabını yazdı. Yahudilerin Katolik dinini kabul etmemekte yerden göğe kadar haklı olduklarını söyleyerek, "ben bir Yahudi olsaydım, Katolikliği kabul etmektense, domuza dönüşmeyi tercih ederdim" dedi. Kilise otoriteleri de kısa süre sonra onu "yarı-Yahudi" (semi-Judaeus) olarak nitelendirdiler. Az önce de belirttiğimiz gibi, Kudüs ve Safed'deki Kabalacılar da zaten onu bir "gizli-Yahudi" olarak görüyorlardı. Aynı görüş, Abraham Farissol ve Joseph ha-Kohen gibi Diaspora'daki Yahudi önde gelenlerince de paylaşıldı.52
Johannes Reuchlin, Martin Luther’in en önemli öğretmeni. Aynı zamanda da Kabala’nın büyük bir hayranı, bir “Hıristiyan Kabalist”...
Luther'in Yahudilere karşı bu tür bir yaklaşım geliştirmesinin de ötesinde, asıl önemli icraatı, kuşkusuz M. Tevrat'ı Protestan doktrininin merkezine yerleştirmesi oldu. Judaica, "Luther'in Tevrat'a derin ve içli bir sevgiyle bağlı olduğunu" yazıyor.53 The Universal Jewish Encyclopedia ise, Luther'in başlattığı Protestanlık-Yahudilik paralelliği hakkında şöyle diyor:
Hıristiyanlıktaki Reform hareketleri çok büyük ölçüde Yahudi edebiyatı ve felsefesinden etkilenmişti. Hatta reform hareketlerinin, rakipleri tarafından 'Yahudileşme' olarak görülmesi ve gösterilmesi bunun bir göstergesi sayılabilir... Çeşitli Protestan grupları, Eski Ahit'in bir emri olan ve Katoliklerce uygulanmayan sünnet, Sabbath'ın kutlanması gibi ibadetlere geri döndüler: Kısacası, Eski Ahit'e Yeni Ahit'ten daha fazla bağlandılar. 15 ve 16. yüzyıldaki Hıristiyan Reformunun önemli liderlerinin hepsi İbranice biliyor ve Yahudi kaynaklarını inceliyordu. İstisnasız hepsi, Eski Ahit teolojisine geri döndüler. John Huss, Zwingli, Michael Servetus, Calvin ve Luther; bu isimlerin hepsi, karşıtları tarafından 'yarı-Yahudi' olmakla hatta tümüyle Yahudileşmekle suçlandılar. Eski Ahit'in etkisi bunun ardından Püritenlikte ve daha sonraki Anglo-Amerikan mezheplerinde de belirgin biçimde görüldü.54
Luther ve onu izleyen Protestanlar Eski Ahit'i bu denli önemserken, doğal olarak Eski Ahit'in taşıdığı bir ilginç hükmü de kabul ediyorlardı: Eski Ahit'e göre, Yahudiler "Tanrı'nın seçilmiş halkı"ydılar ve diğer halklardan üstündüler. Özellikle Luther'in Yahudiler hakkındaki düşünceleri son derece ilginçti. Kabalacılar'ın, üstte incelediğimiz gibi, onu bir "gizli-Yahudi" olarak görmesi boşuna değildi. Çünkü Luther, Eski Ahit'in maddeci realizminden etkilenirken, bir yandan da Yahudileri üstün ırk sayan hükümlerine tabi olmuştu. The Jewish Encyclopedia şöyle yazıyor:
Luther, Yahudilerin Tanrı tarafından mesajını dünyaya yaymak için seçildiklerini söyleyerek onları över. "Yahudiler," der, "... dünyadaki en üstün kanı taşımaktadırlar. Kutsal Ruh, onların eliyle Kutsal Kitabı dünyaya yaymıştır. Onlar Tanrı'nın çocuklarıdır, bizse yabancılarız. Aslında, Kenanlı kadının hikayesinde anlatıldığı gibi, bizler sahiplerinin masasından düşen ekmek kırıntıları ile yetinen köpekler gibi olmalıyız".55
İspanyalı Kabalacı Abraham Zacuto bir kehanetinde Avrupa’da çıkıp Kilise’yi sarsacak bir adamı “müjde” vermişti. Sonraki Kabalacılar bu adamın Luther olduğunu kabul ettiler. Çünkü Katoliklerce “gizli-Yahudi” olarak tanımlanan Luther, hem Kiliseye ölümcül bir darbe vurmuş, hem de geliştirdiği dini doktrin için asıl kaynak olarak M. Tevrat’ı benimsemiş, Yahudilerin “seçilmiş halk” olduklarını kabul etmişti.
Yahudilere karşı diğer insanları "masanın gerçek sahiplerinin düşürdüğü ekmek kırıntılarını yemekle yetinmeleri gereken köpekler" olarak nitelendiren Luther'in Yahudi önde gelenleri için büyük bir fırsat olduğuna kuşku yoktu. Üstün ırk olduklarını tüm dünyanın kabul edeceği günü, yani Mesih'in egemenliğini bekleyen Kabalacılar için, bunu şimdiden ilan eden bir din adamının ne denli büyük bir avantaj olduğunu anlamak için kahin olmak gerekmiyordu. Bu nedenle, başta Elizer ha-Levi olmak üzere Kudüs ve Safed'deki Kabalacılar, yaptıklarını duyar duymaz Luther'in "kehanette sözü edilen adam" ve bir "gizli-Yahudi" olduğunu müjdelemişlerdi.
Luther'in başlattığı Reform hareketi, Avrupalı Yahudiler tarafından da Mesih'in gelişi için gerekli ortamı sağlayacak bir hizmet olarak görüldü. "Yahudiler, Martin Luther'i, Hıristiyanları eğitip yanlış düşüncelerinden kurtararak, Mesih'in gelişi için yolu temizleyen bir adam olarak gördüler." 56
Fakat Luther, bütün bunlara rağmen, son yıllarında Yahudiler aleyhine yazdığı yazılarla, resmi tarihe antisemit (Yahudi düşmanı) olarak geçmeyi başardı. Kendini "Yahudilere köpek olmaya layık" görecek kadar "fanatik Yahudi hayranı" olan bir adam birdenbire fikirlerini değiştirip Yahudi düşmanı olur muydu? Ya da Kabalacılar'dan aldığı taktikle görüntü mü değiştirirdi? İkinci tez daha akılcı gözüküyor...
Sonuçta bu tür bir "Yahudileşme"yi barındıran Protestan akımı tüm Kuzey Avrupa'yı kasıp kavurdu. Bu arada, Protestan doktrinine önemli bir katkı da, aynı Luther gibi "gizli Yahudi" ya da "yarı-Yahudi" sayılan Calvin tarafından yapıldı. Yine aynı Luther gibi İbranice öğrenmiş ve Yahudi literatürünü hayranlıkla incelemiş olan Calvin, Eski Ahit'in içerdiği bir hükümden de etkilenmişti: M. Tevrat, faizle borç vermeyi serbest bırakıyor, hatta teşvik ediyordu. Buna karşın, Katolik Kilisesi, İncil hükümlerine dayanarak asırlardır faizi yasaklamaktaydı. Calvin, tercihini Eski Ahit yönünde kullandı ve bir tür "içtihat"la faizi serbest bıraktı. De Usuris (Faiz) başlıklı yazısında, İncil'in Luka bölümünde 6. Bab, 35. ayetteki cümle üzerinde şu yorumu yapmıştı: "Burada faizi kötüleyen hiçbir yazılı kanıt bulunmamaktadır."
Luther'in ve Calvin'in doktrinlerini kabul eden Kuzey Avrupa ülkeleri ile Katolik güney arasındaki çatışma gittikçe büyüyerek Otuz Yıl Savaşları'na dönüştü. 1648'de Westphalia Anlaşması ile sona eren savaş sonucunda Avrupa nüfusunun 3'te 1'i ortadan kalkmış ve kıtadaki dini birlik parçalanmıştı. O zamana kadar "Christendom" (Hıristiyanya) olarak anılan kıta, Westphalia'nın ardından artık daha seküler bir ifade ile "Avrupa"ya dönüştü.
Yahudi önde gelenlerinin Protestanlık ve ardından gelen bölünme ile ilgili yorumları da oldukça ilginçti. İspanya kökenli Sefarad Yahudisi Samuel Usque, reformla birlikte Yahudilerin Hıristiyanlardan intikam aldıklarını söylüyor ve Consolation for the Tribulations of Israel (İsrail'in Sorunlarının Çözülmesi) adlı kitabında şöyle diyordu: "Yahudiler, asırlar boyu kendilerini Hıristiyanlaşmak için zorlamış olanlardan kutsal bir intikam alarak Hıristiyan birliğini bozdular." Usque, Protestanlığı kabul eden Hıristiyanların "Yahudilik yoluna girmelerini" de memnunlukla karşıladıklarını söylüyordu.57

Protestanlar ve Yahudiler

Calvin
M. Tevrat’tan etkilenerek faizi ve kapitalist ahlakı kutsayan Calvin, dünya tarihinde önemli bir dönemecin anahtarı oldu.
Protestanlık, dünya tarihinde büyük bir dönüşümün başlangıcı oldu. Bu dönüşümün; kapitalizm, laiklik, ulusçuluk gibi önemli sonuçları olduğu şimdiye dek pek çok akademik kaynakta yazılıp-çizilmiştir. Bu yeni mezhebin oluşturduğu dönüşümün, en az bu sayılanlar kadar önemli olan, ancak pek fazla gündeme getirilmemiş olan bir diğer sonucu da, az önce değindiğimiz konuyla, yani Yahudilik'le ilgilidir.
Amerikalı yazar Grace Halsell, Prophecy and Politics (Kehanet ve Politika) adlı kitabında, günümüzde Amerikalı köktenci Protestanlar (evanjelikler) ile Yahudi lobisi arasında kurulmuş olan güçlü ittifakı inceler (kitabın sonraki bölümlerinde biz de buna değineceğiz). Yazara göre, sözkonusu ittifakın kaynağı, çok daha eskilere, Protestanlığın doğduğu 16. yüzyıla uzanmaktadır. Protestanlar, Eski Ahit'i Katoliklerden çok daha farklı biçimde yorumlamış ve Katoliklerin önemsemediği "Seçilmiş Halk" ve "Vaadedilmiş Toprak" gibi kavramları yeniden öp plana çıkarmışlardır. Bu ise doğal olarak bir "Yahudileşme" oluşturmaktadır; çünkü Eski Ahit'e göre, "Seçilmiş Halk" Yahudilerdir ve "Vaadedilmiş Toprak" da onlara ait sayılan Ortadoğu'dur. Halsell, bu ilginç dönüşümü şöyle açıklar:
Reform'dan önce, tümü Katolik olan Batılı Hıristiyanlar, St. Augustine ve öteki Kilise kurucuları tarafından geliştirilmiş bir bakış açısını benimsiyorlardı. Bu bakış açısı, Eski Ahit'in alegorik (sembolik) olarak yorumlanmasını, kelime kelime gerçek sayılmamasını gerektiriyordu. Buna göre, örneğin, Kudüs ve Siyon gibi kavramlar, öteki dünyaya ait, ilahi ve sembolik kavramlardı; yani herkese açıktılar. Bu dünyada yer alan ve yalnızca Yahudilere ait olan gerçek birer yer değildiler. Ama 16 ve 17. yüzyıllarda, Hıristiyanlar ilk kez kendi başlarına Kutsal Kitabı okudular ve yorumladılar. Bunu yaparken, Eski Ahit'in içerdiği İsrail konusunu ve doğal olarak da Yahudileri çok daha önemli bir konuma yerleştirdiler.58
Halsell'in de dediği gibi başta St. Augustine olmak üzere Katolik doktrininin kurucuları, Eski Ahit'in Yahudileri "seçilmiş halk" sayan ve Kutsal Topraklar'ı da onlara ait bir mülk olarak gösteren bölümlerinden rahatsız olmuş ve bunları sembolik bir anlatım sayarak güncel birer hüküm olmaktan çıkarmışlardı. Bunu neden yaptıkları ise çok açıktı: Yahudiler, onların gözünde Hz. İsa'nın katilleri idiler, böyle bir toplumu öven Eski Ahit pasajlarının da geçersizleştiğini düşünüyorlardı. Protestanlar ise Eski Ahit'i Katolik öğretisini reddederek okudular ve bunun sonucunda Yahudilerin "Seçilmiş Halk" olduğu ve Kutsal Topraklar'ın da onların hakkı olduğu inancını ister istemez kabul ettiler. Bu, kuşkusuz en çok Yahudiler, özellikle de Yahudi önde gelenleri için olumlu bir gelişmeydi. Çünkü onlar da yüzyıllardır "Seçilmiş Halk" oldukları konusunda ısrarlıydılar ve er geç bir gün kendilerine ait saydıkları Kutsal Topraklar'a döneceklerini hesaplıyorlardı. Bunun için de boş durmuyorlardı; Mesih Planı, zaten bunu gerçekleştirmek için Kabalacılar tarafından hazırlanmış ve uygulamaya konmuştu.
Bu nedenle, Yahudi öğretisini tasdik eden Protestan hareketi, Mesih Planı açısından çok büyük bir aşamaydı. Luther'in Kabalacılarca "Mesih'in yollarını açan adam" olarak yorumlanmasının nedeni budur. Grace Halsell Protestanlığın etkilerini anlatmaya devam ediyor:
Hıristiyanların neden birden bire tüm Yahudilerin Filistin'e gitmesi gerektiği yönünde düşünmeye başladıkları, çok az akademisyen tarafından incelenmiştir. Bu, geleneksel Hıristiyan öğretisinde var olmayan bir düşüncedir. Protestanların, Kilise'nin geleneksel düşmanı olan Yahudiler hakkında neden cilt cilt kehanet kitapları yazmaya başladıkları, neden onlara büyük bir teolojik önem verdikleri de fazla araştırılmamıştır. Şu bir gerçektir ki, Reformasyonun ardından, Avrupalı Hıristiyanlar Yahudilere çok daha fazla ilgi duymaya başlamış ve onlara yönelik bakış açılarını değiştirmişlerdir... Bazı tarihçiler, bu durumu, Rönesans ve Reform hareketlerinin İbrani literatürüne olan ilgisine ve özellikle de Reform'un Eski Ahit üzerindeki vurgusuna bağlarlar. Reform'un bu özelliği, Yahudiler üzerindeki ilgiyi artırmış ve bunun sonucu da Yahudileşme hareketleri gösteren Protestan mezhepleri doğmuştur.  Bir kısım tarihçilere göre ise, Reform, tam anlamıyla bir 'İbranileşme' ya da 'Yahudileşme' hareketidir. Protestanların Yahudi geleneğinde yer alan Mesihçilik (Mesih bekleme) ve binyılcılık (yeryüzünde bin yıl sürecek bir Mesih idaresi) kavramlarını kabul etmeleri, bunun bir işaretidir.
Protestanlıkla birlikte başlayan "Yahudileşme", aynı zamanda "Hıristiyan Siyonizmi'nin de çıkış noktasıdır. Regina Sharif Non-Jewish Zionism: Its Roots in Western History (Yahudi-Olmayan Siyonizm ve Batı Tarihindeki Kökenleri) adlı kitabında, 16. yüzyılın ortasında doğan Protestanlığın güçlü bir Siyonist gelenek doğurduğunu anlatır. Sharif'in "non-Jewish Zionism" adını verdiği bu fenomen, Yahudi olmadıkları halde bir Yahudi rüyası olan Filistin'de bir Yahudi Devleti projesini destekleyen Batılıların tavrını açıklamaktadır. Sharif, Eski Ahit'teki Yahudileri öven pasajlarının Katoliklerce göz ardı edilmişken Protestanlar tarafından ön plana çıkarılmış olmasına dikkat çeker ve şöyle der: "Yahudi yeniden doğuşu ve Yahudilerin Filistin'e dönüşü kavramlarını gündeme getiren Protestanlık, daimi ve etkili bir 'non-Jewish' Siyonizm gelenek başlattı." 59 Sharif, kitabında Luther'i ise "Martin Luther and the Judaizing Spirit" (Martin Luther ve Yahudileşme Ruhu) başlığı altında incelemektedir.
Tüm bu bilgilere bakarak bir yargıya varabiliriz: Protestanlığın, Yahudi önde gelenlerine büyük bir stratejik yarar getirdiği kesindir. Kabalacılar, Protestanlık sayesinde, Eski Ahit kehanetlerine en az kendileri kadar bağlı olan ve bu nedenle de Mesih Planı'na gönülden destek olacak önemli bir müttefik elde etmişlerdir. (Bu noktada Protestan öğretisinin kurucularının neden bu tür bir "Yahudileşme" akımı başlattıkları sorusu ile karşılaşıyoruz. Acaba Luther, bu ilginç dönüşümü gerçekleştirirken Mesih Planı'na destek olduğunun farkında mıydı? Bu sorunun cevabı, Luther'in üzerindeki Kabalacı etkisinden ve Yahudilerle olan ilişkilerinden bir ölçüde aydınlanmaktadır. Bu yine de yeterli değildir. Kitabın bir sonraki bölümünde Protestan akımının ardındaki asıl etkene [Tapınakçı/Gül-Haç/mason geleneği] değineceğiz. Luther'in ve genel olarak da diğer Protestan liderlerinin Yahudilerle neden böyle bir işbirliğine gittiği, o zaman daha iyi aydınlanabilir.)
Protestan akımı, uzun mücadelelerden, kanlı mezhep savaşlarından sonra Avrupa'nın kuzeyini tamamen ele geçirdi. Bunun ise oldukça önemli sonuçları oldu... Bu sonuçlardan biri, Protestanlığın taşıdığı Yahudi sempatizanı çizgiden kaynaklanıyordu: Kuzey Avrupa'da ilginç bir Protestan-Yahudi ittifakı doğdu, çoğu İspanya kökenli olan Yahudiler önemli kuzey şehirlerinde cemaatler kurdular ve Protestan ahlakın yerleştiği topraklarda ilk kapitalizm uygulamalarını başlattılar.
Bu şekilde dünyanın ilk kapitalist şehri doğdu.

İlk Kapitalist Şehir: Amsterdam (ya da Yeni Kudüs)

Bugün Yeni Dünya Düzeni de dediğimiz düzen, ekonomik ve ahlaki olarak kapitalizm üzerine kuruludur. Maddeci, ilahi kaynaklardan kopuk, ilerlemeci bir ideolojiye dayalı ve kendine hedef olarak da bir "yeryüzü cenneti" belirlemiş olan kapitalizm, Avrupa insanının büyük bir zihinsel değişim geçirmesi sonucunda ortaya çıkabilmiştir. En büyük faktörünün Protestanlık olduğu bu değişimin kökenini daha ayrıntılı olarak 2. bölümde inceleyeceğiz. Burada yalnızca, kapitalist kurum ve yapıların, kapitalist sistemin ilk kez ortaya çıkmaya başladığı, yer olan, o dönemlerin "süper gücü" Hollanda'nın başkenti Amsterdam'a göz atacağız. Amsterdam, ya da diğer adıyla "Yeni Kudüs"...
“Yeni Kudüs” adı verilen Amsterdam’daki Yahudi cemaattinin pek çok “önde geleni” de, Tapınak’ın yeniden inşa edilmesi ve Mesih’in yeryüzüne inmesi ile ilgili asırlık hayalleri gerçekleştirme amacını güdüyordu. Yanda, o dönemde Amsterdamlı Yahudi Matthew Merian tarafından çizilmiş bir Tapınak tasviri yer alıyor.
1579'da Protestan etkisinin kesinlik kazandığı Hollanda topraklarında, dini farklılıklar yüzünden yapılan kısıtlamalar yasaklandı. Bunun üzerine çok sayıda İspanya kökenli konverso buraya akın etti. Portekizli Yahudi tüccarlar 1590 yılı civarında, Amsterdam'a yerleşmeye başladılar ama Yahudi kimliklerini açıkça belli etmediler. İspanya'dan ve özellikle Portekiz'den yapılan yüksek miktardaki Marrano göçü Amsterdam'da sonuçlandı. Bu sayede dünya'nın en önemli ticaret merkezlerinden biri ortaya çıktı. Yahudiler, 1598'de Amsterdam'da ilk sinagoğu kurdular. Yahudi tarihçi Nathan Ausubel, Amsterdam'daki Yahudi etkisinden söz ederken şöyle diyor: "İşte Amsterdam'daki Yahudi topluluğunun çekirdeği bu gruptur. Kısa bir sürede burada gelişen Yahudi dini ve kültürü sayesinde Amsterdam şehrine 'Yeni Kudüs' ismi verilmişti." 60 Judaica ise şehirdeki durumu şöyle anlatıyor:
1648'e dek Amsterdam'da Yahudilerin ekonomik olarak çok büyük bir fonksiyonu yoktu. Bu tarihten sonra pek çok konverso Amsterdam'a yerleşti ve Yahudi cemaatinin etkisi çok büyük oranda arttı. Amsterdam'daki Yahudi tüccarlar, ilk modern-tip kapitalizm yöntemleri ile faaliyet gösteriyorlardı. Onların dış ticarette ilgi alanlarının içine İber Yarımadası, İngiltere, İtalya, Afrika, Hindistan ve doğu-batı Hint Adaları giriyordu. Amsterdam'daki Yahudiler, endüstri ile de ilgilendiler: tütün, baskı ve elmas endüstrisi; özellikle elmas endüstrisi tümüyle Yahudilerin eline geçmişti... 17. yüzyılın sonuna gelindiğinde, Amsterdam'daki Yahudilerin çok büyük bir kısmı borsada oldukça aktif durumdaydı... Hatta borsaya büyük ölçüde hakim oldular ve onun geliştirilmesine ve organizasyonuna öncülük ettiler. Bazı yazarlar, Amsterdam'ın o dönemdeki büyük zenginliğini tümüyle Yahudilerin ekonomik gücüne bağlarlar.61
Yahudiler, elde ettikleri ayrıcalıklar ve serbest faiz olanaklarıyla, Amsterdam'da dönemin en büyük ticaret merkezini oluşturdular. Göç edip geldikleri ülkelerdeki soydaşları ile olan bağ sayesinde karşılıklı ticareti inanılmaz boyutlara ulaştırıp, diğer tüccarları para kazanamaz duruma soktular...
Yahudilerin, özellikle Amsterdam'daki sözkonusu Sefarad cemaatinin kapitalizmin doğuşundaki asıl faktör olduğu, daha sonra ünlü Alman tarihçi Werner Sombart tarafından da vurgulanmıştır. Sombart, The Jews and Modern Capitalism (Yahudiler ve Modern Kapitalizm) adlı kitabında, Yahudilerin Kuzeybatı Avrupa'da kapitalizmin gelişmesi için hayati bir rol oynadıklarını söylerken; Yahudilerin Hollanda'da para ve kredi sistemini standartlaştırarak tahvil ve kredi araçlarını kullandıklarını, denizaşırı ticareti ve sömürgeci girişimleri finanse ettiklerini, Hollanda yoluyla İngiltere'ye de kapitalizmin bütün tekniklerini ulaştırdıklarını vurgular. Sombart, ayrıca, Batı'da Reformasyon sürecinin ardından doğmaya başlayan ulus-devletlerin temellerini de aynı Yahudilerin attıklarını not eder. Max Weber de kapitalizmin doğuşunun kaynağı olarak gördüğü "Protestan Ahlakı"nın ardında önemli bir Yahudi etkisi olduğunu kabul eder.

Sömürgeci Yahudiler ya da Doğu/Batı Hindistan Şirketi

Dutch_East_India_Company_Amsterdam
Yahudiler kapitalizmin yalnızca faiz-bankacılık boyutunu kontrol etmekle kalmıyorlardı. Kapitalizmin diğer iki dayanağı, yani sömürgecilik ve köle ticareti de aslında Yahudilerin önderliğinde uygulanıyordu. 1600’lü yıllarda sömürgeceliğin en büyük uygulayıcısı, sahiplerini Amsterdamlı Yahudilerin oluşturduğu Dutch East-West India Company idi.
Yanda, Dutch East India Co.’nin, Amerika’daki Yahudi kolonilerine de destek veren sahipleri.
Yahudilerin kapitalizmin doğuşundaki rolünün genellikle yalnızca faiz kullanmaktaki ustalıkları, yani bankacılık sistemi olduğu düşünülür. Oysa, kapitalizmin diğer iki temeli, yani sömürgecilik ve köle ticareti de, Werner Sombart'ın da vurguladığı gibi, çok büyük bir Yahudi etkisi taşımaktaydı.
"Yeni Kudüs"ün ilk kapitalist şehir olmasının yanısıra, ilk gerçek sömürgeci şehir olma gibi bir özelliği de vardı. Coğrafi keşiflerin sonucunda pek çok sömürülmeye uygun toprak bulmuş olan beyaz adam, bu iş için sömürgecilik tarihinin en önemli şirketlerini de oluşturmakta gecikmedi. Doğu Asya ve özellikle Hindistan'a el atmış olan Doğu Hindistan Şirketi (Dutch East India Company) ve Amerika kıtasına yönelen Batı Hindistan Şirketi (Dutch West India Company), asırlar sürecek olan sömürgecilik-emperyalizm sürecinin ilk patronlarıydılar. İşin ilginç yanı ise, bu sömürge şirketlerinin sahiplerinin, büyük ölçüde "Yeni Kudüs"ün yeni sahiplerinden oluşmasıydı.
Doğu ve Batı Hindistan Şirketleri yoluyla kontrol edilen sömürge kaynaklarını ele geçirmek, ucu Amerika'dan Avusturalya'ya kadar uzanacak olan yeni ticaret yolunu da elegeçirmek anlamına geliyordu. Bunun için Hollanda'nın yeni sahipleri hiçbir çabadan kaçınmadılar. Nathan Ausubel, "enerjilerini kullanabilecekleri, hazır ve sınırsız bir alan bulan Amsterdam Yahudileri, yeni üretim ve endüstri alanları buldular. Ayrıca etkili bankacılık işleri yaptılar. New York'un tarihinde önemli bir rol oynayan East India Şirketi'nin hisselerinin önemli bir bölümünü kontrol ettiler" diye yazıyor.62 Bir başka Yahudi tarihçi Elie Kedourie ise Spain and the Jews adlı kitabında şöyle diyor:
Amsterdam borsası dünyanın gerçek anlamda ilk borsası durumuna geldi. 1680'li yıllarda bu borsada günlük işlemleri yönetenler, ki bu işlemler büyük ölçüde East ve West India Company'lerin hisselerinin alım-satımıydı, Sefarad Yahudileri'ydi... Hollanda Sefaradlar'ı, Dutch East ve West Co.'lerin hisselerinin önemli bir bölümünü ellerinde bulunduruyorlardı. 1635-1644 yılları arasında, Hollanda'nın sömürgesi olan Brezilya'daki şeker üretim alanları daha da gelişti. Bu dönemde, Dutch West India Company'nin koruması altında önemli sayıda Sefarad Yahudisi Brezilya'ya göç etti ve şeker ihracı işinin büyük bölümünü kontrol etmeye başladı... Sömürgedeki ekonomik durum gelecek vaadettiğinden ve de West India Company'nin buraya göçeden Yahudilere ekonomik, dini ve kişisel avantaj ve özgürlük sağlaması nedeniyle, Brezilya'daki Sefarad nüfusu daha da arttı.63
Encyclopaedia Judaica ise "17. yüzyılın ikinci yarısında Sefaradlar, East India Company'nin çok önemli bir bölümünü kontrol ettiler. Borsada hisse senedi alım-satımı ile uğraşmaya başladılar ve büyük bir kısmını kontrolleri altına aldılar. Bundan başka yeni kıtalarda elegeçirilen yerleri de kontrol altına aldılar ki bunların arasında Brezilya, Surinam ve Curacao da vardı" diye yazıyor.64 Konu hakkındaki ilginç gerçeklerden biri de, Hollandalı Yahudilerin elindeki Dutch East India Company'nin parayı oldukça kirli yollardan kazanıyor oluşuydu. Şirketin en karlı sektörü, uyuşturucu ticaretiydi:
... Asırlardır süren uyuşturucu pazarı, önce bölgeye ilk gelen Portekizliler'in, daha sonra da Hollandalılar'ın eline geçti. Dutch East India Company, uyuşturucuyu Hint yarımadasının kuzey bölümlerine, Bengal, Bihar, Orissa ve Benares bölgelerine kadar genişletti. Şirkete bağlı Hollandalı tacirler, Hintli çiftçileri afyon üretmeye zorlamaya başladılar. 1750 yılında Hollandalılar, yalnızca Endonezya'ya yılda 100 tonun üstünde afyon satıyordu.        Afyon tarih boyunca karlı bir ticaret olmuştu ama Hollandalılar, 'ekstra faydaları'nı da keşfettiler. Bir tarihçiye göre, Hollandalılar, afyonun 'ülkelerinde başlattıkları plantasyon sistemine karşı çıkan Endonezyalılar'ın moral direncini kıran iyi bir araç olduğunu da' farketmişlerdi. Bu nedenle, uyuşturucuyu liman kentlerinden kırsal alanlara kadar yaygınlaştırdılar.65

Köle Ticareti ve Yahudiler...

Surinam_koleler_Yitzhak_Abraham_Levi
1839 yılında Surinam’daki bir “köle dükkanı”. Dükkanın Yahudi sahibi Yitzhak Abraham Levi, kölelerinden birini “ölçüyor”...
Yahudiler, az önce de belirttiğimiz gibi, kapitalizmin alt sistemlerinin tümünde önder konumdaydılar. Bu sistemlerin başında da üstte değindiğimiz sömürgecilik ve batı tarihinin yüzkarası olan köle ticareti geliyordu. Judaica konuyla ilgili son derece önemli bilgiler veriyor:
Yahudiler, en eski çağlardan modern zamanlara kadar, köle ticareti işiyle ilgilendiler... İspanya'da 9. yüzyılda Baena kentindeki büyük köle pazarında Yahudi köle tüccarları oldukça fazlaydı... Köleler Yahudiler tarafından da kullanılıyordu, özellikle zengin Yahudilerin ev hizmetinde ve tarlalarında. Özellikle Majorca bölgesinde Yahudilerin çok sayıda kölesi vardı, öyle ki 13. yüzyılda I. James, Yahudilerin köle edinmeleriyle ilgili olarak bazı kısıtlamalar koydu... Kiliseler sık sık Yahudilerin Hıristiyanları da köle olarak kullandıklarını ilan ettiler ki bu yasaktı -, fakat bu yakınmalarının pek bir etkisi olmadı.    Amerika'daki köle ticaretinde de Yahudiler çok etkindiler. 1730'lara dek Dutch West India Company, Amerika kıtasındaki tüm Hollanda kolonilerine yapılan köle ticaretini elinde bulunduruyordu. Bu monopol içinde Yahudiler özellikle Brezilya'daki Hollanda kolonisine (1630-1654) yılları arası yapılan köle ticaretinde büyük rol oynadılar. Yahudilerin hazır parası vardı ve köle ticareti için çok istekliydiler. 1648'de Yahudilere, ticaretini yaptıkları her köle için 5 soldo vergi kondu. Güney Amerika'daki köle ticaretinin merkezi olan Curacao kentinde, Amsterdam'dan gelmiş iki büyük Yahudi köle taciri vardı: David ve Jacob Senior kardeşler. Bir başka Curacaolu Yahudi olan Manuel Alvares Correa uzun yıllar köle ticaretinin en önemli isimlerindendi. Correa, Hollanda ve Portekiz'in kurdukları West India Co. şirketlerinin Africa'dan Meksika'ya getirdikleri köleler için aracı oldu...           
Barbados'ta 1706'ya dek, Yahudilerin sahip olabilecekleri köle sayısına belirli bir sınır konmuştu. Jamaika'da ise böyle bir sınırlama söz konusu değildi. Köle ticaretinde uzmanlaşmış Jamaikalı Yahudi tacirler arasında David Henriques, Hyman Levy ve özellikle Alexander Lindo sayılabilir. Lindo, 1782-1792 yılları arasında en fazla köle satanlardan biriydi. 1789'da Jamaika'da köle ölümleriyle ilgili olarak yapılan bir soruşturmada, Lindo'ya ait bir gemide 150 kölenin kötü şartlar nedeniyle öldüğü ortaya çıkmıştı... Ayrıca ünlü Yahudi ailesi Gradis'ler de, Batı Afrika'dan Fransız sömürgelerine yapılan köle ticaretinin içinde önemli role sahipti.   Kuzey Amerika'da ise çok sayıda Yahudi, çok kötü bir üne sahip olan üç aşamalı köle ticaretini gerçekleştiriyordu. Bu üç aşamalı ticaret şöyleydi: Köle tacirleri Afrika'dan zor kullanarak getirdikleri köleleri Amerika'da satıyorlar, bundan kazandıkları parayla New England'da (bugünkü ABD) büyük miktarda içki satın alıyorlar ve bu içkiyi de tekrar Afrikalılar'a satıyorlardı. Philadelphia'daki Yahudi cemaatinden David Franks bu işi yapanların başında geliyordu...
Yine Yahudi olan Aaron Lopez ve Jacop Rodriguez Amerika'daki köle ticaretinin önemli isimleriydi. Aynı anda sekiz gemiyle birden Afrika'dan köle getirdikleri oluyordu. Bir başka Yahudi Isaac Da Costa da büyük rakamlarla köle ticareti yapanlardan biriydi. Amerikan iç savaşının bitimine kadar, güney eyaletlerindeki Yahudi tacirler köle alım-satımına devam ettiler. İki önemli köle taciri olan Güney Carolina'lı Jacob Levin ve Alabam'lı Israel I. Jones'un aynı zamanda bölgelerindeki Yahudi cemaatlerinin liderleri olmaları, Yahudi toplumunun da köle ticaretinden rahatsız olmadığını gösteriyor. Bunların yanısıra Amerika'da köle ticareti yapan önemli Yahudiler arasında şu isimler sayılabilir: 1820'lerde New Orleans ve Mobile'de güçlü olan Levy Jacobs, Richmond, Virginia ve Petersburg'da etkili olan Ansley, Benjamin, George ve Solomon Davis'ler, Charleston'daki pazarı kontrol eden B. Mordecai...66
Yahudilerin köle ticaretindeki rollerini tarihçi-sosyolog Eric R. Wolf da vurguluyor ve şöyle diyor: "Yahudiler, Portekiz'den Yeni Dünya'ya olan köle ve şeker ticaretinde lider konumdaydılar. Bu yeteneklerini daha sonra da Hollanda için kullanacaklardı." 67
İlginç olan, köle ticaretinde bu denli önde gelen Yahudilerin, bu işi yaparken bir yandan da bir tür "ibadet" yapıyor olmalarıydı. Çünkü köle ticareti ve köle sahibi olmak, Yahudi dininde övülen ve hatta emredilen bir eylemdi. M. Tevrat, Yahudilere, diğer milletlerden köleler edinmelerini öğütlüyordu:
... Etrafınızda olan milletlerden, onlardan köle ve cariye satın alacaksınız. Ve aranızda oturan gariplerin de çocuklarından, onlardan ve diyarınızda doğmuş olup yanınızda bulunan aşiretlerden (köle) satın alacaksınız; fakat kardeşlerinize, İsrailoğulları'na, birbirinize sertlikle efendilik etmeyeceksiniz.68

Amsterdam'da Bir Kabalacı: Menasseh Ben Israel

“Mesih’in gelişi için gerekli şartlar ve kehanetleri zorla da olsa yerine getirmek” şeklinde özetleyebileceğimiz Mesih Planı, Kabalacılar’ın çoğu kez bu işi “perde arkası”nda yönetmeyi tercih ettiler, ancak kimi zaman doğrudan kontrolü ele almaları da gerekebiliyordu.
Amsterdamlı Kabalacı Menasseh Ben Israel, işte böyle bir durumda ortaya çıkmış ve Mesih’in gelişinin en önemli kehanetlerinden biri olan “Yahudileri dünyanın dört bir yanına dağıtma” projesinin eksik kalan son kısmını tamamlamaya soyunmuştu.
Amsterdam'a yerleşen Yahudiler, bankacılık, borsa, sömürgecilik ve köle ticareti kanallarıyla kapitalist sistemin ilk çarklarını döndürürken, öte yandan Mesih Planı da çok titiz bir biçimde yürütülüyordu.
Amsterdam'da kendini Mesih'in gelişini sağlayacak kehanetlere adamış olan bir Kabalacı vardı: Menasseh Ben Israel. Dönemin en önemli Kabalistlerinden biri olan Israel, yoğun bir hahamlık eğitimi almıştı. Kabbala'nın "feyz"inden olacak, karşımıza birçok kılıkta çıkıyor: Hem Hollanda hahamı, hem Hıristiyanlıkla M. Tevrat'ı buluşturan bir entellektüel, hem kurduğu işlerle zengin bir tüccar, hem büyücülükle uğraşan bir astrolog, hatta bildiği diller sayesinde kraliçelere danışman, ayrıca yazdığı kitaplarla da dönemin en önemli yazarlarından biri...
Ancak bu karmaşık işlerinin ötesinde, bir Kabalacı olan Israel'in asıl görevi Mesih Planı'nı ilerletmekti kuşkusuz. Israel, İspanya sürgünü ile birlikte Yahudilerin "dünyanın dört bir yanına" dağılmış olduklarının farkındaydı ve böylece bu kehanetin büyük ölçüde gerçekleştiğini düşünüyordu. Ancak tek bir pürüz vardı: İngiltere'de Yahudi yoktu. Çünkü İngiltere Kralı I. Edward'ın ülkesindeki tüm Yahudileri "halkı tefecilik yoluyla sömürdükleri ve sahte para bastıkları" gerekçesiyle 1292 yılında sürmesinden bu yana, ülkeye hiçbir Yahudi kabul edilmemişti. Bir başka deyişle İngiltere, "Yahudisiz" bir ülkeydi. Ve bu da, Mesih'in gelmesi için Yahudilerin "dünyanın dört bir yanına" dağılması gerektiği şeklindeki kehanete aykırıydı. Kabalacı Menasseh, kendini kehanetin bu eksik kısmını tamamlamaya adadı.
Olayın bu mistik boyutunun yanısıra, İngiltere'yi çok önemli hale getiren bir de pragmatik yönü vardı. Çünkü, İngiltere dönemin en güçlü ülkelerinin başında geliyordu, bugünkü deyimle bir "süper güç" konumundaydı. Bu kadar büyük bir gücün kontrolünden uzak kalmak ise "Mesih'i getirip dünya hegemonyası kurma" hevesindeki Yahudi liderleri için kabul edilecek şey değildi.    
Menasseh, bu nedenle Yahudileri İngiltere'ye sokabilmek için çalışmaya başladı. Universal Jewish Encyclopedia, Menasseh'in bu işle neden bu denli yoğun olarak ilgilendiğini şöyle açıklıyor: "Menasseh Ben Israel, Mesih'in kehanetlerinden olan, Yahudilerin Filistin'e dönmeleri hedefine inanıyordu ve bunun gerçekleşmesi için, ilk önce Yahudilerin tüm dünya'ya dağılması gerektiğini biliyordu." 69 Yahudi yazar Deborah Pessin ise Menasseh'in düşüncesini şöyle özetliyor:
Kabala üzerinde çok uzun çalışmalar yapmış olan Hollandalı Haham (Menasseh Ben Israel), Mesih'in gelmesi için Yahudilerin dünyanın dört bir yanına dağılması gerektiğine inanıyordu... Yapılması gereken en önemli şey, Yahudilerin her yere dağılmasını sağlamaktı. Ancak bu, İngiltere topraklarına Yahudi kabul etmediği sürece başarılmış olmayacaktı.70
İşte Kabalacı Menasseh, uğruna koskoca İspanya sürgününün düzenlendiği bu önemli kehanetin son aşamasını gerçekleştirmek için işe soyunmuştu.
Bu arada İngiltere'de yaşanan bir gelişme, kehanetin gerçekleşmesini sağlamak için Menasseh'e büyük bir fırsat verdi: İngiltere'de bir devrim olmuştu ve iktidarı da "Püritenler" adı verilen bir Protestan mezhebi eline geçirmişti. Püritenlik, Luther'in başlattığı "Yahudileşme" akımını daha da ileri götürmüş ve bütün teolojisini Yahudi düşüncesi ve Eski Ahit hükümleri üzerine kurmuş bir mezhepti. Yahudileri "Tanrı'nın seçilmiş halkı" olarak gören Püritenler için, Mesih'i getirecek kehanetlere destek olmak kutsal bir görevdi.
Menasseh, kehaneti gerçekleştirmek için bulunmaz bir fırsat yakalamıştı. Hemen Püritenlerle bağlantıya geçti ve onlara Mesih'i getirmek için en önemli şartın Yahudileri İngiltere'ye sokmak olduğunu anlattı. Nathan Ausubel, şöyle anlatıyor:
Menasseh, 'son günler'in gelişini hızlandırmak için, Yahudilerin İngiltere'ye yerleşmelerini sağlamak amacıyla, Püriten ilahiyatçılarını ikna etmeye girişti. İddialarına delil olarak ise Tevrat'taki Daniel bölümünün kehanetlerinden olan, '(Mesihi) kurtuluş gerçekleşmeden önce Yahudiler Dünya'nın dört bir yanına yayılacaktır' kehanetini göstermişti. İngiltere'de hiç Yahudi olmadığı için, onlar kabul edilene kadar Mesih'in gelmesi gerçekleşmeyecekti. Onun bu mistik görüşleri Oliver Cromwell dahil, birçok önemli İngiliz'i etkileyecekti.71
Kısacası Kabalacı Menasseh Ben Israel, Mesih Planı'ndaki bu önemli kehaneti Püritenler sayesinde gerçekleştirmek istiyordu. Bu, Püritenlerin Mesih Planı'nda önemli bir yer tuttuğunun göstergesidir. Bu nedenle, önce İngiltere'yi sonradan da Amerika'yı derinden etkileyecek Püriten akımına biraz daha ayrıntılı göz atmakta yarar var. Çünkü, "Yahudisiz" bir ülke olduğu için, "Yahudileri dünyanın dört bir yanına dağıtma" projesinin önündeki tek engeli oluşturan ve bu nedenle de Kabalacılar'ın o dönemde "Keher ha-Aretz" (dünyanın son ucu) olarak adlandırdıkları ülke, Püriten anahtarı ile açılacaktı...

"Ahlak ve etik yapısı Tevrat'la tümüyle eş olan Püritenlik, 'İngiliz Yahudiliği' olarak adlandırılmıştır."  Universal Jewish Encyclopedia, Vol. 2, s. 648

İngiltere'nin Anahtarı; Püritenler

İngiltere'de 1600'lü yılların başında yeni bir mezhep yayılmaya başladı. William Tyndale adlı bir Calvinist'in kurduğu mezhep, Protestan öğretisinin çoğu konuda daha radikal hale getirilmiş bir şekliydi. Örneğin Protestanlığın Papa'ya ve Katolik Kilisesi'nin hiyerarşisine karşı açtığı savaş, Püritenler adı verilen bu yeni mezhep tarafından daha da ilerletilmiş ve Protestan Anglikan Kilisesi'ni de içine alacak bir düşmanlığa dönüştürülmüştü. Bu yeni mezhebin bağlılarının en ilginç özelliği ise, Luther ve Calvin'in başlattığı "Eski Ahit'e yönelme" hareketini daha da ileri, radikal bir çizgiye götürmeleri ve Eski Ahit'i neredeyse inançlarının tek kaynağı haline sokmalarıydı.
Eski Ahit'e yönelmek demek, doğal olarak Yahudilere yönelmek demekti. Püritenler de öyle yaptılar. Eski Ahit hükümlerine göre, Yahudiler üstün ve seçilmiş bir halktı ve Püritenler bunu kayıtsız şartsız kabul ettiler. Bu, Püritenlerin Yahudilere ve Yahudi dinine büyük bir sempati ve hayranlık beslemelerine yol açtı. Eski Ahit'e bu kadar bağlanmanın bir sonucu daha vardı; Püritenler kendilerini de hayran oldukları Yahudilerle özdeşleştirmeye, kendilerini onlara benzetmeye başladılar.
Judaica, Püritenlik'ten, "Judaizers" (Yahudiciler/Yahudi sempatizanları) başlığı içinde söz ediyor. Bu terimi ise şöyle açıklıyor: "Judaizer: Yahudi olmadığı halde Yahudi dininin bir kısmını ya da bütünün uygulayan veya Yahudi olduğunu öne süren kimse." Bu sınıfa dahil ettiği Püritenler için de şunları söylüyor:
İngiltere ve Amerika dahil, Kuzey Atlantik'te Püritenliğin güçlenmesiyle birlikte, Tevrat'ın incelenmesi buna bağlı olarakta 'Yahudileşme' (judaizing) hareketleri başladı. Bu ibrani dilini kullanma, anayasanın Tevrat'a dayandırılması ve Sabbath'ın Yahudi dinine göre kutlanması taleplerine kadar vardı.72
Püritenler kendilerini Yahudilerle özdeşleştirme konusunda çok ısrarlıydılar. Çocuklarına, Samuel, Amos, Sarah, Judith gibi Yahudi isimleri veriyor, tüm Yahudi dini kural ve geleneklerini uyguluyor, İbranice konuşmaya çalışıyorlar, kısacası Judaica'nın da kullandığı deyimle "Yahudileşiyor"lardı. İngiliz yazar E. Dowden, bu nedenle Puritan and Anglican adlı kitabında, "Püritenlik, İngiltere'nin kalbine ve ruhuna, Tevrat'ın dehasını taşıdı" diyor.73
Ancak Püritenlerin devlet ve kilise hakkındaki radikal düşünceleri, Kral tarafından baskı görmeleriyle sonuçlandı. Bu nedenle 1620'li yıllarda iki büyük Püriten grubu ülkeden ayrıldı; biri Yeni Dünya'nın kuzeyine, bugünkü ABD'ye gitti ve oradaki ilk önemli koloniyi kurdu. Diğeri ise Amsterdam'a göçtü. Kalan Püritenler mücadeleye karar verdiler ve örgütlendiler. Silahlanarak "New Model Army" (Yeni Model Ordu) adını verdikleri bir birlik kurdular. 1640'lara gelindiğinde bu ordu Kral'ın ordusuyla boy ölçüşebilecek hale geldi. Ordunun lideri ise Oliver Cromwell adlı genç bir askerdi. Cromwell'in yönettiği Püriten ordusu, 1649'da Kral I. Charles'ı devirdi ve bir Püriten Cumhuriyeti kurdu. Kendini tüm ülkeye "Lord Protector" (Koruyucu Lord) ilan eden Cromwell de, bir dikta rejimi oluşturdu. Ülkeyi artık "judaizer", yani Yahudilere hayran olan ve kendilerini de onlarla özdeşleştirmeye çalışan Püritenler yönetiyordu.
1649'da Cromwell'e ilginç bir mektup geldi. Mektup, daha önce Amsterdam'a yerleşmiş olan Püriten cemaatinin lideri olan Anne ve Elbenezer Cartright'tan geliyordu. Amsterdam'daki Yahudilerle çok samimi olan Püritenler, anlaşılan Menasseh Ben Israel'in Mesih'in gelişi ile ilgili yorumlarının etkisinde kalmışlardı. Çünkü mektup, Cromwell'e İngiltere'de hiç Yahudi olmadığını hatırlatıyor ve bu durumun da Mesih'in gelebilmesi için gerekli olan "Yahudilerin dünyanın dört bir yanına dağılması" şartını bozduğunu haber veriyordu. Amsterdamlı Püritenler, Cromwell'e Mesih'in gelmesini hızlandırmak için ülkeye Yahudileri kabul etmesi gerektiğini bildiriyorlardı. Mektup, yalnızca Yahudilerin İngiltere'ye alınmasından söz etmekle kalmıyor, Mesih geldiğinde Yahudilerin Vaadedilmiş Topraklar'a İngilizler tarafından taşınacağından da söz ediyordu. Cartright şöyle diyordu:
Bu İngiliz ulusu, Hollanda'daki temsilcileriyle birlikte, İsrailoğulları'nı zamanı geldiğinde ataları olan Abraham, Isaac ve Jacob'un topraklarına, onlara vaad edilmiş olan Vaadedilmiş Topraklar'a da gemileriyle taşıma şerefine ulaşacak ilk ulus olacaktır.74
Amsterdamlı Püritenlerin lideri, böylece İngiltere'nin Siyonizme vereceği desteği üç yüzyıl önceden vaadetmiş oluyordu.
Bu kuşkusuz son derece ilginç bir durumdu; çünkü ilk kez, Yahudi olmayan insanlar, Mesih Planı'na açıkça destek oluyorlardı. Gerçi daha önceleri de Yahudiler, bazı Yahudi-olmayanları Mesih Planı için hizmet eden insanlar olarak görmüşlerdi, örneğin Luther'i "Mesih'in yollarını temizleyen adam" olarak değerlendirmişlerdi. Ancak bu kez daha da ilginç bir destek söz konusuydu; çünkü Püritenler açıkça Mesih Planı'nın aşamalarına yardım etmeye gönüllü olduklarını bildiriyorlardı. Bu, kuşkusuz Kabalacılar adına son derece olumlu bir gelişmeydi; çok önemli bir müttefik kazanmışlardı.
Ancak Püritenler nasıl olmuştu da böyle bir işe yanaşmışlardı? Çünkü ne kadar "Yahudileşmiş" olurlarsa olsunlar, sonuçta bu insanlar birer Hıristiyandı. Nasıl olmuştu da Yahudilerin Mesih Planı'nın hizmetine girmişlerdi?

Protestan Mesihçiliği ve Mesih Planı

Yahudilerin Vaadedilmiş Topraklar'dan uzaklaştırılacakları, ancak birgün bir Kurtarıcı önderliğinde yeniden oraya dönecekleri, Eski Ahit'in (M. Tevrat) sıkça vurguladığı konulardan biridir. Bu nedenle Mesih inancı, Yahudi dini kaynaklarının hepsinde büyük bir yer tutar.
Protestanlar da, Eski Ahit'e bağlanırken, doğal olarak Mesih inancını ve Yahudilerin Mesih önderliğinde dünyayı "yönetme" hakkına sahip olduklarını kabul etmişlerdi. Püritenler, her konuda olduğu gibi, bu konuda da Protestan mezhepleri içinde en radikali oldular ve Yahudi bakış açısındaki Mesih inancından büyük ölçüde etkilendiler.
Yalnız bir farkla: Protestanlar, Yahudilerden farklı olarak, beklenen Mesih'in Hz. İsa olduğuna inanıyorlardı. Protestan düşüncesine göre, Yahudiler kehanetteki şartları yerine getirdikten yani, Vaadedilmiş Topraklar'da devlet kurup, Kudüs'ü ele geçirip, Tapınak'ı inşa ettikten sonra, Beklenen Mesih Hz. İsa dünyaya yeniden gelecekti. Ve Yahudiler onun ilk gelişinde yaptıkları hatayı tekrarlamayacaklar, onu bu kez kabul edecekler ve diğer milletleri Beklenen Mesih Hz. İsa'nın önderliğinde Kudüs'ten yöneteceklerdi. Çünkü Protestanların düşüncesine göre, Yahudiler "Tanrı'nın seçilmiş halkı" olmayı sürdürüyorlardı; ancak Hz. İsa'ya karşı gelmekle bir hata işlemişlerdi ve onun ikinci kez gelişinde bu gerçeği göreceklerdi. (Buna karşılık, Katolikler Yahudilerin "seçilmiş halk" gibi bir sıfatı artık taşımadıklarına inanırlar). Protestanlar, dünyayı Yahudilerin yönetmesiyle birlikte, kendilerine de iyi davranacaklarına ve kendilerinin de çok büyük zenginliğe kavuşacaklarına inanmışlardı. Protestan düşüncesi bugün de hala bu yöndedir.
Ama Yahudilerin beklediği Mesih, Hz. İsa değildi. Onlar Hz. İsa'ya inanmıyorlardı. Zaten onu öldürmeye çalışmışlardı, bu hareketlerinin ardından da inançlarında hiçbir değişiklik olmamıştı. Ama Yahudi önde gelenleri, görünen o ki, Protestanların bu aykırı düşüncesine pek ses çıkarmadılar. Ve Protestanların, özellikle de Püritenler gibi köktenci Protestanların, Mesih Planı'na destek olmalarını zevkle seyrettiler. Kitabın ilerleyen bölümlerinde bunu daha ayrıntılı olarak inceleyeceğiz.
Peki acaba Yahudiler, Mesih geldiğinde, Protestanlara, onların umdukları şekilde iyi davranıp, onları egemenliklerine ortak etmeyi düşünüyorlar mıydı? Hayır, kendilerini "seçilmiş ırk" sayan Yahudiler, Mesih'in gelişiyle birlikte kurmayı düşledikleri "Dünya Krallığı"nı kimseyle paylaşmazlardı. Diğer ırkları belki "uşak" olarak kabul edebilir ama hiçbir zaman "ortak" saymazlardı. Zaten, M. Tevrat'ı "revize" ederken, "Dünya Krallığı"nın yönetiminin "başka kavme bırakılmayacağını" özellikle vurgulamışlardı: "Ve o kralların günlerinde göklerin Allah'ı ebediyen harap olmayacak bir krallık kuracak ve onun hakimiyeti başka bir kavme bırakılmayacak; ancak bu krallıkların hepsini o parçalayacak ve bitirecek ve kendisi ebediyen duracak." 75
Yahudilerin olayı nasıl değerlendirdikleri başka M. Tevrat ayetlerinden de anlaşılıyor:
Ve ecnebiler senin duvarını yapacaklar ve kralları sana hizmet edecekler. Ve kapıların daima açık duracak, milletlerin servetini ve sürgün getirilen krallarını sana getirsinler diye gece gündüz kapanmayacaklar. Çünkü sana kulluk etmeyen millet harap olacak. Ve seni sıkıştıranların oğulları sana eğilerek gelecekler ve seni hor görenlerin hepsi senin ayaklarının tabanında yere kapanacaklar ve sana Rabbin şehri, İsrail Kuddüsünün Siyonu, diyecekler.76
Kabalacılar, Protestanların, özellikle de Püritenlerin kendilerine yaptıkları yardımları, kuşkusuz üstteki ayette tarif edilen şekilde yorumluyorlardı...
İki taraf arasındaki ilişkinin gerçek boyutuna böylece değindikten sonra, şimdi İngiltere'deki Püriten iktidarına dönüp, Mesih Planı'na verilen Püriten desteğine bakabiliriz...

İngiltere'de Püriten İktidarı ve Mesih Kehanetinin Son Aşaması

Oliver Cromwell
Oliver Cromwell
Oliver Cromwell'in yönettiği İngiltere, İspanya sürgünüyle başlayan ve Mesih Planı'ndaki en önemli bir kaç aşamadan biri olan "Yahudileri dünyanın dört bir yanına dağıtma" projesinin son aşamasının başarıyla sonuçlanmasına sahne oldu. Her Püriten gibi Yahudilere büyük bir sempati ve hayranlık besleyen hatta bu yüzden kendini tarihteki Yahudi kahramanlarına benzeterek "Judah Maccabe" olarak isimlendiren Oliver Cromwell ülkesini Yahudilere açtı. Ancak kehanetin gerçekleşmesi için Cartrightlar'ın gönderdiği mektup yeterli olmamıştı ve bunun üzerine Mesih Planı'nın o dönemdeki asıl lideri, Kabalacı Menasseh Ben Israel ortaya çıktı.
Menasseh Ben Israel, 1645 yılında Spes Israeli (İsrail'in Ümidi) adlı bir kitapçık yazdı. İçinde, Mesih'in gelmesi için M. Tevrat'ta yazılı olan kehanetlerden "Yahudilerin dünyaya yayılması"nın gerçekleştiğini anlatıyor, ancak tek engelin İngiltere'de Yahudi bulunmayışı olduğunu bir kez daha vurguluyordu. Çeşitli Yahudi kaynaklarını referans göstererek yazdığı kitapçık, İngiltere'deki Püriten ilahiyatçılarını çok etkiledi. Cromwell'e Yahudileri ülkeye kabul etmesi yönünde telkinde bulunanlar arasında "Invisible College" üyeleri de vardı.77 Bu son derece anlamlıydı, çünkü Invisible College üyelerinin tümü masondu... (Masonluğun Mesih Planı'ndaki yerine ve Invisible College'a, 2. bölümde çok daha ayrıntılı olarak değineceğiz.)
Bunun üzerine Cromwell, Menasseh Ben Israel'e bir mektup yollayarak "Yahudilerin İngiltere'de yaşamaya layık olduklarını, Tanrı dilerse bunun gerçekleşeceğini" yazdı. Aralık 1655'de İngiltere Meclisi toplandı. Meclisin üçte biri Cromwell'in adamlarından oluşuyordu. Cromwell, Yahudilere olumlu yaklaşan 16 tane de rahip seçmişti. 1655 sonbaharında ise Menasseh, Cromwell'in daveti üzerine İngiltere'ye geldi. Yanında üç tane de haham getirmişti. Cromwell'le yapılan samimi görüşmelerin ardından, Yahudilerin ülkeye kabul edileceği sözünü alarak Amsterdam'a döndü. Bu arada Cromwell Yahudileri ülkesine kabul ettirmek için elinden gelen herşeyi yapıyordu, başarılı olamadığı durumlarda baskı ve güç kullanmaktan çekinmiyor ve meclise yaptığı müdahaleler halkın tepkisini çeker hale geliyordu. Birçok İngiliz yurtsever onu Yahudilerden yüksek miktarda rüşvet almakla, ülkeyi Yahudilere satmakla suçluyor, hatta St. Paul Kilisesi'ni sinagog yapmaları için onlara vermek istemesine büyük tepki gösteriyorlardı.
Ama tüm bunlar, Cromwell'in üstlendiği büyük misyonu yerine getirmesine engel olamadı. Menasseh'in görevini yerine getirmenin huzuruyla öldüğü 1655 yılında, Yahudilerin İngiltere'de yaşayabilecekleri resmen açıklandı. Bunun üzerine Yahudiliklerini gizli olarak sürdüren bazı "dönmeler" gerçek kimliklerini açıklayarak ilk Yahudi cemaatini oluşturdular. Ertesi yıl ise çok sayıda Yahudi, Mesih'in gelmesi için gerekli olan kehanetin son eksik kısmını tamamlayarak, İngiltere'ye girdiler.
İngiltere artık Keher ha-Aretz, yani "Yahudisiz ülke" değildi. Tam tersine kısa zamanda Yahudilerin en büyük koruyucusu ve destekçisi haline geldi. Oliver Cromwell'in ölümüyle birlikte Püriten iktidarı sona erse de, Püriten ahlakının İngiliz ruhuna bıraktığı "judaizer" (Yahudici/Yahudi sempatizanı) etki daha sonra da devam etti. Bu sayede İngiltere içinde giderek büyük bir güç elde eden Yahudiler ülkeyi Mesih Planı için kullanmakta zorluk çekmeyecekler, "judaizer" ruhunu almış olan İngiliz politikacıları Yahudi önde gelenlerine seve seve destek vereceklerdi.

Püritenlik, Kapitalistleşme ve Yahudileşme

Cromwell devrimi
Cromwell’in devirdiği İngiliz Kralı Charles, 30 Ocak 1649’da, “kafası baltayla kopartılarak” idam edildi. Bu devrim, yalnızca İngiliz tahirinin değil, Avrupa’nın sekülarizasyonunun da önemli bir parçasıydı. Cromwell Devrimi, Protestanlıktan sonra dinin siyasi hayatın dışına çıkarılmasının ikinci büyük aşaması olarak kabul edilir. Devrimle birlikte, “yöneticiler yetkilerini Tanrı’dan almalı, Tanrı adına yönetmelidirler” şeklideki Hıristiyan düşüncesi büyük ölçüde ortadan kaldırılmıştır.
Püritenlik, aynı zamanda tüm Batı'yı etkisi altına alan, "Yahudileşme" akımının da önemli kaynaklarından birini oluşturdu. Püritenliğin içerdiği "Yahudileşme", Yahudi zihin ve ruhunun tümüyle kopya edilmesi temeline dayanıyordu. Luther ve Calvin'in başlattığı M. Tevrat'a dönüş hareketi, Püritenlik ile doruğuna çıkmıştı ve "dünyadan yüzçevirmeyi" emreden Katolik dininin yerine, dünyayı tek kıstas sayan Eski Ahit inancını yerleştirmişti.
Bu nedenle de, aynı Yahudilik gibi dünya-merkezli ve maddeci bir felsefeye dayanan (bkz. 3. bölüm) Püritenlik, kapitalizmin gelişmesinde de kilit rol oynamıştı. Meydan Larousse, Püritenliğin kapitalizmle olan doğrudan ilişkisini şöyle özetliyor: "Püritenlik... zenginliği bir seçkinlik belirtisi sayarak, İngiltere'de kapitalist burjuvazinin oluşmasına ve parlamento rejiminin gelişmesine katkıda bulundu... Sonradan, liberal protestanlığın gelişmesinde de katkısı oldu."
Ünlü Alman tarihçi Werner Sombart ise, Püritenliğin doğuşunda kapitalizme yatkın olmadığını, ancak gittikçe daha fazla Yahudileşerek "Yahudiliğin yörüngesine girdiğini" ve böylece kapitalizme öncü olduğunu savunur. Sonuçta tartışma götürmeyen nokta şudur: Avrupa'nın kapitalistleşmesi, Yahudileşmesinin bir sonucudur.
Öyle ki, kapitalizmin baş düşmanı olan Karl Marx, 1843'te yazdığı Yahudilik ve Kapitalist Zihniyet adlı makalesinde,"Yahudiliğin dünyevi temeli nedir? Pratik ihtiyaçlar ve kişisel çıkar... Yahudiliğin dünyevi ibadeti nedir? Sıkı pazarlıkçılık (bezirganlık)... Onun dünyevi Tanrısı? Para..." dedikten sonra kapitalistleşmenin Yahudileşme olduğunu ilan etmiş ve "bezirganlıktan ve paradan, yani pratik, gerçek Yahudilik'ten kurtulma, çağımızın kendi kendini kurtarması ile aynı şey olacaktır" demişti. Avrupa'nın yaşadığı dönüşümden asıl karlı çıkanın Yahudiler olduğuna dikkat çekerken de şöyle demişti:
Yahudi sadece mali güç kazanmak yoluyla değil, fakat aynı zamanda o yüzden ve ondan ayrı olarak paranın bir dünya gücü haline gelmesi ve pratik Yahudi ruhunun Hıristiyan milletlerin pratik ruhu haline gelmesi yoluyla kendini yahudice bir tarzda kurtarmıştır. Yahudiler, Hıristiyanların Yahudileşmesi ölçüsünde kendilerini kurtarmışlardır.
Kapitalistleşme ve Yahudileşme arasındaki ilişkinin altını çizen Marx her ne kadar kendisi de "Yahudileşme"den, materyalizm ve "yeryüzü cenneti" çerçevesinde nasibini almışsa da şunları da ekliyordu: "Para İsrail'in kıskanç tanrısıdır... Yahudi tanrısı dünyevileştirilip dünyanın tanrısı haline getirildi." Marx, Protestan ve Püriten geleneğinin kapitalizmle olan ilişkisinden bahsederken de, Hıristiyanlık'ın Reformla birlikte yaşadığı büyük değişimin yönünü şöyle belirliyordu: "Hıristiyanlık Yahudilik'ten doğdu. Şimdi ise Yahudilik'e geri dönmüştür."

Doğu Hindistan Şirketi ve Yine Sömürgeci Yahudiler...

Az önce dediğimiz gibi, Cromwell'in ölümü İngiltere'nin üstündeki Püriten etkisini de azalttı. Ama, Yahudiler için pek bir şey farketmedi. İngiltere bir kez "açılmıştı". Yahudiler kısa sürede ülkede büyük bir ekonomik güç haline geldiler. İngiltere'de Yahudilerin ekonomik ve dolayısıyla da politik yükselişi çok daha uzun incelenebilir, burada fazla ayrıntıya girmeyeceğiz. Ancak, bu konu hakkında atlanmaması gereken önemli ve ilginç bir gelişme vardır: British East India Company. Önceki sayfalarda Hollandalılar'ın daha doğrusu Hollandalı Yahudilerin sahip olduğu Doğu Hindistan Şirketi'nden söz emiştik. Hollandalılar'ın ardında İngilizler de bir "Doğu Hindistan Şirketi" (East India Company) kurdu. Bu şirket, Yahudilerin İngiltere'de ve İngiliz emperyalizminde ne denli önemli bir rol oynadığının açık bir göstergesidir.
Avrupa'da kapitalizmin doğuşu, bilindiği gibi, iki önemli aşamadan sonra gerçekleşebilmiştir. Bunların birincisi, Protestanlık yoluyla kapitalizm için gerekli olan ahlaki yapının sağlanmış olmasıdır. Böylece faiz meşrulaşmış ve kapitalizmin temeli olan bankacılık-tefecilik kurumu yaygınlık kazanmıştır. İkinci aşama ise kapitalizm için gerekli olan maddi ve ekonomik birikimin oluşması olarak tanımlanabilir. Bu da iki önemli kanalla, yani sömürgecilik ve köle ticareti ile gerçekleştirilmiştir. Sömürgelerden batılı üretim araçlarında kullanılacak hammadde elde edilmiş, köle ticareti yoluyla da ucuz daha doğrusu bedava işgücü sağlanmıştır.
Şaşırtıcı olan, Yahudilerin bu aşamaların hepsinde oynadıkları olağanüstü önemdeki rolleridir. Protestanlığın Yahudilikle ne denli içli-dışlı olduğunu inceledik. Köle ticaretinde Yahudilerin çok büyük bir pay sahibi olduklarını gördük. Sömürgeciliğin ilk önemli temsilcisi olan Hollandalı Doğu Hindistan Şirketi'nin büyük ölçüde Yahudilerin elinde olduğuna da değindik. Bu çizgi, sömürgecilik tarihinin en ünlü şirketi olan İngiliz Doğu Hindistan Şirketi tarafından da devam ettirilmiştir. Sömürgeciliği en uç noktaya kadar uygulayan British East India Company'nin sahipleri de, Hollandalı East India Co.'ninkinden pek farklı değildir:   
Yahudiler, Avrupalı East India Co. şirketlerinin kolonilerde fabrikalar ve ticaret büroları kurmalarında çok önemli roller oynadılar. British East India Company'nin önde gelen isimlerinden biri Londra'lı bir Yahudi olan Abraham Navarro idi. Navarro, East India Company tarafından, Hindistan'ın kuzeyindeki Moğol bölgesine elçi olarak atandı. Elmas ve inci ticaretinin yüksek karından etkilenen Yahudiler, 17. ve 18. yüzyıl boyunca, East India Company'nin pek çok bürosunda kendilerine yer buldular.    1683'ten sonra pek çok Portekiz kökenli Yahudi tüccar, elmas ve diğer değerli taşlar alanında İngiliz ticaretinin yayılmasında büyük rol oynadılar. Bu Yahudi tüccarların en ünlüleri şunlardı: Bartholemew Rodriguez (gerçek adı Jacob de Sequeria), Alvaro de Fonseca, Isaac Abendana, Domingo de Porto ve Jacques de Paiva. Bunlar, onları izleyen pek çok Yahudi tüccarla birlikte, Hindistan'ın Madras kentinde bir 'Yahudi ticaret kolonisi' kurdular. Bu koloninin gücü, yüzyılın sonlarında İngiltere'li Yahudi tüccarların da bölgeye gelip, koloniye katılmasıyla daha da büyüdü. İngiltere'den gelen Yahudilerin arasında Levy Moses, Abraham Solomon, Solomon Franco ve De Castro ailesi dikkat çekiyordu... Sözkonusu Yahudi tüccarlar, Çin, Burma, Bengal, Manila ve Avrupa arasında kurdukları ticaret ağı ile büyük servet kazandılar. Bengal'de East India Company adına çalışan önemli ilk Yahudi Lyon Prager idi. Prager, Londralı Yahudi tüccar Israel Levin Solomons tarafından, Benares ve Kalküta bölgeleriyle ilişki kurmak için yollanmıştı. İlk amacı elmas ticaretini kontrol etmekti, daha sonra uyuşturucu ticaretini de eline aldı.78

Doğu Hindistan Şirketi'nin Elindeki Uyuşturucu Pazarı

East India şirketi, çinli işçiler
Esat India Company’nin emri altında afyon üretiminde çalışan Çinliler.
Yahudilerin içinde bu denli etkin oldukları East India Company, parayı pek de temiz yollardan kazanmıyordu. Şirketin en önemli ticari malı uyuşturucuydu. İzlenen yöntem ise, yalnızca uyuşturucu satmakla kalmıyordu. Şirket, kendine pazar yaratabilmek için, insanları uyuşturucuya bağımlı hale getiriyordu. Bu "uyuşturucuya bağımlı hale getirme" operasyonu, ünlü Çin deneyiminde uygulandı. Çin, o dönemde Avrupalılar için çok cazip olan malların anavatanıydı. Şirket, Çin'den bu malları -ki bu malların başında o dönemde Avrupa'da lüks içecek olan çay geliyordu- alıp Avrupa'ya satıyordu. Ama bunun için Çin'e oldukça yüklü paralar ödüyor, dolayısıyla istediği kara ulaşamıyordu. Yapılması gereken Çin'e de bir şeyler satmaktı; böylece bu dev pazardan yalnızca mal almayacaklar, aynı zamanda buraya mal da satabileceklerdi. Ama sorun da buradaydı; Çin kendi kendine yeten bir ülkeydi ve East India Company'nin sattığı malların hiçbirine ihtiyacı yoktu.
Bunun üzerine şirket, Çinliler'e, almak zorunda kalacakları yeni bir "mal" tanıtmaya karar verdi. Çin, şirketin ticaretinde önemli bir yer tutan afyon ile tanıştırıldı. Şirket, Çin'in Canton Limanı'ndaki ofisinden başlayarak halka ücretsiz olarak Hindistan'dan getirdiği afyonu sundu. Ama bu "ücretsiz hizmet" yalnızca ilk birkaç deneme içindi, daha sonra "satma" dönemi başlayacaktı. Tarihçi-sosyolog Eric R. Wolf, olayın devamını şöyle anlatıyor:
Afyon ticareti gizli ve illegal bir biçimde yapılıyordu ve olağanüstü derecede karlıydı. Şirketin afyonla ilgilenen acentaları, daha öncesinde Canton Limanı'nda normal mallarla yaptıkları ticaretten dört kat daha fazla kazanıyorlardı. Şirketin memurları afyonu ülkenin daha da iç kısımlarına taşıdılar. 19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde, her on Çinli'den biri afyon bağımlısı haline gelmişti. Avrupalılar, böylece Çin'e satabilecekleri bir mal bulmuş oluyorlardı.79
East India Company'nin afyon ticareti ile ilgili bilgileri, Dope Inc.: The Book That Drove Kissinger Crazy (Uyuşturucu Şirketi: Kissinger'ı Deli Eden Kitap) adlı çalışmada da bulabiliyoruz. Kitabın ilginç yanı, East India Company'nin uyuşturucu ticaretini masonların "ataları" konumundaki Tapınakçılar'dan devraldığını vurgulaması: (Tapınakçılar için bkz. 2. bölüm)
"Uluslararası uyuşturucu trafiği tarihe ilk kez Suriyeli Haşhaşiler'le girer. Bu dönemde Haşhaşi Şeyhi El-Cabal Tapınakçılar'la ortak çalışmaktadır. Daha sonra uyuşturucu ağı, Arap köle tacirleri tarafından Asya'ya yayılır. Levant Company'nin Venedikli köle tacirleri bu görevi devralırlar. Levant Co. İngiltere ve Hollanda'ya taşınınca adını 'East India Company' olarak değiştirir. British East India Co.'nin sahipleri, 18. yüzyılda afyon trafiğinin tekelini oluştururlar..." 80
Kitap, East India Co.'nin Çin operasyonunu ise şöyle anlatıyor:
1715'te British East India Co. ilk Uzak Doğu ofisini Çin'in Canton limanında açtı ve uyuşturucu ticaretine başladı. Bu tarihten 1840'daki ilk afyon savaşına kadar uyuşturucu ticareti olağanüstü derecede gelişti. Asya'daki uyuşturucu ticaretini yapanlar, Londra'da da önemli bir finansal ve ekonomik güce sahip oldular.         Şirketin baş propagandacısı, şirketten maaş alan Adam Smith idi. Ünlü eseri The Wealth of Nations'da İngiltere'nin politikasını kolonilerdeki hammaddeleri kullanmak ve üstü kapalı bir biçimde afyon ticaretini geliştirmek olarak açıklıyordu. Smith, East India Co.'nin kolonilerdeki çiftçilere zorla afyon ürettirme politikasını onaylıyordu.            
... 1787'de İngiltere Dışişleri Bakanı Dundas, İngiltere'nin afyon pazarı için Çin'e daha fazla açılmasını önerdi. Bu dönemde East India Company uyuşturucunun Hindistan'dan gizlice Çin'e girmesini ve burada kullanılmaya başlamasını sağladı. Bunun için aracılık eden şirketlerden biri Jardine Matheson'du. Bu şirket hala Uzakdoğu eroin ticaretinde aktif rol oynamaktadır... Jardine Matheson ve  diğer aracı şirketlerin eliyle Çin'e yönelik uyuşturucu ticareti dev boyutlara ulaştı. 1830 yılında, Çin'e sokulan afyon paketleri dört katına çıkarak 18.956 pakete ulaştı. 1836'da bu sayı 30.000'i buluyordu. Dışarı sattığı mallar sonucunda Çin'e giren para 7 milyon gümüş dolar iken, büyük bölümü afyon yüzünden Çin'den çıkan para 56 milyon gümüş doları buluyordu. O dönemde afyon, dünyanın en büyük ticari malıydı...            
... 1840'da Çin İmparatoru, ülkesini kasıp-kavuran büyük bir uyuşturucu bağımlılığı krizi ile karşı karşıya geldi. Bunun üzerine East India Company'nin uyuşturucu satışını sınırlandırmaya karar verdi. İngiltere'nin buna cevabı savaş açmak oldu... İngiliz Başbakanı Palmerston'ın girişimiyle Çin'e savaş açıldı. Çin ordusu, emperyalist orduya karşı bir varlık gösteremedi. 1841'de imzalanan Chuenpi anlaşmasıyla Çin'e afyon satışı tekrar legal hale geldi.  Bu savaşın üstünden henüz iki onyıllık bir süre bile geçmemişken İngilizler Çin'e ikinci afyon savaşını açtılar. İlki gibi, Çin'e yıkım, afyon tacirlerine ise büyük kar getiren savaşı... Pekin 1860'da İngiliz donanması tarafından kuşatıldı ve sonuçta İngilizler Çin'i açma politikalarını tamamladılar. İskoç Riti Masonluğunun Büyük Üstadı Başbakan Lord Palmerston, bu savaşı yöneterek, 20 yıl öncesinden ortaya attığı 'Açık Çin' teorisini tam olarak gerçekleştirmiş oluyordu.81
Yahudilerin yönetiminde büyük ölçüde etkin olduğu East India Company'nin destekçisi olan İngiliz Başbakanı Palmerston'un bir "Üstad Mason" olması sanırız bir tesadüf değil. Çünkü Palmerston'un Yahudilerle olağanüstü ilişkileri var. İktidarda bulunduğu dönemde Siyonizme verdiği büyük destekle tanınıyor.Judaica, Palmerston'un "Yahudi olmadığı halde Siyonizme büyük destek veren önemli isimlerden olduğunu" bildiriyor.82
Lord Palmerston, east ındia Company19yy, afyon bağımlısı, çinli işçi
East India Company (Doğu Hindistan Şirketi), Çin’i afyonla tanıştırdıktan sonra, ülkede afyon bağımlılığı hızla arttı. Öyle ki, 19. Yüzyılın sonlarına doğru, her on Çinli’den biri bağımlı hale gelmişti. Solda, o dönemden kalma, East Indıa Co.'nun eseri  afyon bağımlısı bir Çinli. Sağda ise İngiliz Başkanı Lord Palmerston; Doğu Hindistan Şirketi’nin yürüttüğü uyuşturucu ticaretinin bir numaralı destekçisi, İskoç Riti masonluğunun büyük üstadı ve Siyonizm’in ateşli savunucusu.
Şimdiye dek incelediğimiz bilgiler, bizlere İspanya sürgünü ile birlikte Mesih Planı'nın ilk büyük aşamasının, yani "Yahudileri dünyanın dört bir yanına dağıtma" projesinin gerçekleştirildiğini ve bunun da çok önemli politik, sosyolojik ve ekonomik sonuçlar doğurduğunu gösteriyor. Çünkü "dağıldıktan" sonra Hollanda, İngiltere gibi güçlü Protestan ülkeler içinde etkin hale gelen Yahudiler, bu ülkelerde sömürgeci kapitalizmin doğmasına öncülük etmişlerdi. Ortaçağ Avrupası'ndan çıkmış olan Hıristiyanlar bu büyük işi kendi başlarına beceremezlerdi; çünkü kendi halklarını dünyanın diğer uluslarından üstün görme alışkanlığına ve tüm dünyayı yönetme hırsına sahip değildiler. Kapitalizmin temeli olan ve beyaz adamın sömürgeciliğinin içeriğini oluşturan bu ruh, ancak Yahudi öğretisinin bir özelliğiydi.
Öyle ki o din, kendine tabi olanlara "milletlerin servetlerini yiyeceksiniz ve onların izzeti size geçecek" (İşaya, 61/6); "kapıların daima açık duracak, milletlerin servetlerini... sana getirsinler diye gece gündüz kapanmayacak" (İşaya, 60/10-12) gibi hükümler veriyordu. Bu işi yapabilmek için "hileli teraziler kuralım da fakirleri gümüşe ve yoksulları bir çift çarığa satın alalım ve buğdayın süprüntüsünü satalım" (Amos, 8/5,6) gibi "akıl"lar veriyor, kullanışlı bir sömürü aracı olarak da "yabancıya faizle borç verme"yi (Tesniye, 23/20) gösteriyordu. Bu gibi M. Tevrat ayetlerinde verilen sömürgeci mantık, Yahudiler ve Eski Ahit'i temel kaynak kabul eden "Yahudileşmiş" Hıristiyanlara yol gösterdi. Bu nedenle de kapitalizm, Yahudiler ya da "Yahudileşmiş", yani Protestan ve özellikle de Püriten Hıristiyanların elinde olgunlaştı.
Yahudi kökenli Batı değerleri yalnızca kapitalizmle de sınırlı değildi, Anglo-Sakson ırkçılığının ve emperyalizminin ardındaki Yahudi kökeni, ilerki sayfalarda daha ayrıntılı olarak inceleyeceğiz. Şimdi, Mesih Planı'nın asıl işleyiş yerine, yani Kabalacı Kolomb'un keşfettiği Yeni Dünya'ya bakabiliriz...

Kuzey Amerika'nın Şekillenmesi ve Mesih Planı'nın Yeni Aşamaları

Önceki sayfalarda, Kolomb'un keşfinin sonuçlarını Latin Amerika'nın sömürgeleştirilmesindeki Yahudi etkisinden söz ederek noktalamıştık. Portekizli ve İspanyollar'ın conquistadorlarının arasında çok sayıda Yahudi vardı ve bunlar, Kolomb'un, Yeni Dünya'nın Yahudiler için "iyi bir yer" olacağı şeklindeki öngörüsünü haklı çıkarmışlardı. Ancak Yeni Dünya'nın Yahudiler ve Mesih Planı açısından en önemli bölgesi, kuzey kısmı, yani bugünkü ABD oldu. Önce Hollanda, sonra da İngiltere tarafından kolonileştirilen Kuzey Amerika, bu iki sömürgeci devletin eliyle, Yahudiler için bir kez daha "iyi bir yer" haline geldi.
Kuzey Amerika'daki ilk Yahudi yerleşim bölgeleri, Hollanda kolonisi olan New Amsterdam'da kurulmuştu. Ancak Yahudiler koloniye ayak basar basmaz, koloni valisi Peter Stuyvesant bu yeni misafirlerden rahatsız olmuş ve "merkez"e, bu Yahudileri buradan geri yollamak istediğini bildirmişti. Fakat koloni, Dutch West India Company'nin egemenliğindeydi ve bu şirketin hisselerinin sahiplerinin çoğu da önceden incelediğimiz gibi Amsterdamlı Yahudilerdi. Bu nedenle "merkez"den Stuyvesant'a sert bir cevap geldi; Yahudiler kesinlikle New Amsterdam'a yerleşeceklerdi. Bu Yahudi cemaati gittikçe gelişerek büyük bir ekonomik güce ulaştı.
1664'de İngilizler, Hollandalılar'ı mağlup ederek, onları "New Netherland"dan (Yeni Hollanda: Bugünkü ABD'nin doğu sahili ve gerisini kaplayan alandaki koloni bölgesi) attılar. Koloninin adı ise "New England" (Yeni İngiltere) oldu. Bu kolonide de önemli sayıda Yahudi yaşıyordu ve Yahudilerin sayısı da, Londra, Amsterdam, İspanya ve Portekiz'den gelen Sefarad Yahudileri ile daha da artıyordu. 17. yüzyılın sonunda Aşkenaz Yahudileri de Amerika'ya gelmeye başladı... Yahudiler tüccarlık yapıyorlar, Avrupa'daki sömürgeci ülkelere koloniden hammadde yollayıp, işlenmiş olarak geri getiriyorlardı. Bazıları ise köle ticaretiyle uğraşıyordu. Kuzey'deki Yahudilerin güçlenmesi üzerine, Latin Amerika'daki bazı Yahudiler de oraya göç ettiler. Yeni Dünya, ilk baştan beri Yahudiler için uygun bir yurt oldu. Yahudi tarihçi Eli Barnavi Yahudilerin Kuzey Amerika'da son derece rahat hareket ettiklerini ve Katolikler gibi diğer azınlıklara göre çok daha özgür olduklarını vurguluyor.83
17yy, Amerika, Yahudi Göçü, harita
17. yüzyılda Kuzey Amerika’ya yapılan Yahudi göçü.
Ama Yahudi önde gelenlerinin (Kabalacıların) amacı yalnızca Yahudilerin ekonomik yönden güçlenebilecekleri özgür bir ortam yaratmak değildi ki... Onlar, Mesih'in dünyaya gelmesini ve dolayısıyla Yahudi ırkının bir "dünya egemenliği" elde ederek tüm diğer ırklara tahakküm etmesini istiyorlardı. Bunun için ne yapmak gerekliydi?...
Kabalacıların Mesih'in gelişinin birinci temel şartını yerine getirdiklerini, yani Yahudileri "dünyanın dört bir yanına" dağıttıklarını biliyoruz. Mesih'in gelişi için ikinci yapılması gereken, Yahudileri Vaadedilmiş Topraklar'a döndürmekti (bkz. "Giriş"). Ama bu nasıl mümkün olacaktı ki? Yahudiler, her ne kadar gittikçe ekonomik üstünlüklerini artırıyor olsalar bile, yine de hala bu iş için yeterli politik güce sahip değildiler. Bunu yapabilmek için,
1- Vaadedilmiş Topraklar'ın Yahudilere ait olduğu tezine ısrarla karşı çıkan Katolik Kilisesi'nin etkisinin ortadan kaldırılması,
2- Vaadedilmiş Topraklar'ın, orayı elinde bulunduran Osmanlı İmparatorluğu'ndan koparılması gerekiyordu.
3- Bütün bunlar yapılsa bile, bir de Yahudileri seve seve Vaadedilmiş Topraklar'a yerleştirecek ve orada da destekleyecek bir koruyucu güce de ihtiyaç vardı. Zaten bu kehanetlerde de geçiyordu ki, asırlar sonra Siyasi Siyonizm teorisini geliştiren Kabalacı Kalischer, "Mesih'in dönüş süreci, doğal olaylarla başlayacaktır: Yahudilerin Filistin'e yerleşme isteği ve diğer milletlerin gönüllü olarak bu işe yardım etmesi ile" hükmünü verecekti. (Bkz. 4. bölüm)
Dolayısıyla, Mesih Planı öyle bir anda gerçekleşebilecek gibi değildi, uzun ve sabırlı bir çalışma istiyordu. Ama Kabalacıların işi de bu değil miydi zaten?...
Bu üç amacın ilk ikisini, yani Katolik Kilisesi'nin nasıl etkisiz hale getirildiğini ve Vaadedilmiş Topraklar'ın nasıl Osmanlı-İslam egemenliğinden koparıldığını, kitabın 2. ve 4. bölümlerinde inceleyeceğiz. Burada Kabalacılar'ın üçüncü amacına, yani "Mesih'in gelişine gönüllü olarak yardım edecek milletler"in oluşturulmasına göz atacağız. Bu milletlerden biri, az önce değindiğimiz gibi İngiltere olacaktı. Ama Kabalacıların en çok üzerinde durduğu ve Mesih Planı'na da en çok destek verecek olan ülke, Amerika'ydı.
Yeni Dünya, Kolomb'un ve diğer Kabalacı dostlarının hesapladığı gibi, Süleyman Tapınağı'nı inşa etme ve dolayısıyla Mesih'i getirme hedefinin en büyük yardımcısı olacaktı...

Püritenlerin Amerika'ya Yüklediği Misyon

Amerika'nın "Mesih'in gelişine gönüllü olarak yardım edecek" bir ülke olarak doğmasının ardındaki en büyük faktör, bu ülkenin Püritenler tarafından kurulması ve temel değerlerinin de bu Püriten mirasına dayanmasıdır.
Önceki sayfalarda İngiltere'deki Püritenlerden söz ederken, 1620'de, henüz Cromwell iktidarının kurulmadığı yıllarda, Püritenlerin ülke içindeki baskı nedeniyle iki büyük göç yaptıklarını belirtmiştik. Bu iki büyük göçün birisi Amsterdam'a oldu ve incelediğimiz gibi Amsterdam'a giden bu Püritenler, Kabalacı Menasseh Ben Israel'in yönettiği "Yahudileri kehaneti tamamlamak için İngiltere'ye sokma" projesine candan destek verdiler. İkinci Püriten grubu ise, Yeni Dünya'ya, Amerika'nın kuzeyindeki Massachusetts bölgesine gitti ve burada büyük bir koloni kurdu. (Bu Kabalacılar için yalnızca mükemmel bir tesadüf müydü, yoksa bunu "Sefirotla oynayarak" mı başarmışlardı, bilemiyoruz.) Bugünkü ABD'nin çekirdeği olarak kabul edilen koloni (*), Püritenlerin klasik yapısını, yani "judaizer" (Yahudici/Yahudi sempatizanı) misyonunu taşıyordu. Britannica, İngilizce baskısında Massachusetts kolonisi ile ilgili şöyle diyor:
Avrupa kolonizasyon tarihinde hiçbir koloni Massachusetts kolonisinin ulaştığı zenginlik seviyesine ulaşamadı. Koloniyi kuran Püritenlerin amacı Amerika'nın uçsuz bucaksız topraklarında yeni bir Siyon yaratmaktı. Bu, İngiltere'de sağlanan reformasyonun bir benzerini oluşturmalarını sağlayacaktı... Püriten mirası, Amerikan ruhunun şekillenmesinde şüphesiz büyük bir faktör olarak yerini aldı.
Püritenler, kendilerini Eski Ahit'e öylesine kaptırmışlardı ki, Amerika'ya "New England" (Yeni İngiltere) yerine "New Israel" (Yeni İsrail) adını vereceklerdi.84İngiliz yazar Karen Armstrong, Holy War adlı kitabında, Püritenlerin taşıdığı Yahudi ruhuna dikkat çekiyor. Armstrong, Püritenlerin kendilerini "pilgrims" (hacılar) olarak adlandırdıklarını ve aynı sıfatın daha sonra Filistin'e giden Siyonistlerce de kullanılacağını hatırlatıyor. Armstrong, Püritenlerin kendilerini "Yahudi" gördüklerini şöyle anlatıyor: "Püritenler, Yeni Dünya'daki mücadelelerinin aynı Tevrat'ta anlatılan Yahudilerin mücadelelerine benzediğine inanıyorlardı. Bu nedenle, kolonilerine 'İngiliz Kenan'ı' adını verdiler" 85
Kenan, bilindiği gibi M. Tevrat'ta Filistin topraklarına verilen isimdi ve M. Tevrat'a göre de bu bölge Yahudilere aitti. En büyük istekleri "seçilmiş halk" kabul ettikleri Yahudilere benzemek olan Püritenler de, Amerika'yı Kenan diyarına benzettiler ve kendilerini de bu diyarı fethetmekle yükümlü Yahudiler olarak düşündüler. Kısacası, yapay bir Kenan diyarı üzerinde, yapay Yahudiler olmaya çalışıyorlardı. Bu nedenle, Amerikan toprakları üzerinde kurdukları kentlere; Hebron, Salem, Bethlehem, Zion ve Judea (Yahuda) gibi Eski Ahit"te geçen Yahudi isimleri verdiler.86 Armstrong, aynı işlemin daha sonra Filistin'i "Yahudileştirmeye" çalışan Siyonistlerce de yapıldığına dikkat çekiyor.
Püritenler, Amerika'yı ele geçirmeye "hak sahibi" olduklarını da çeşitli M. Tevrat ayetlerini göstererek sözde ispat etmeye çalışıyorlardı. 1622'de, koloninin önde gelen isimlerinden Robert Cushman, Amerikan topraklarındaki yerlilerin "ilkel yaratıklar" olduğunu söylüyor ve onların ellerindeki toprağa el koyma hakları olduğunu ise M. Tevrat'ın "Tekvin" bölümünden 13/6, 11, 12 ve 34/21 gibi ayetleri göstererek kanıtlamaya uğraşıyordu. Armstrong, aynı ayetlerin ve aynı mantıkların daha sonra Siyonistler tarafından da Filistinliler hakkında kullanılacağını hatırlatıyor.
Kısacası, Amerika M. Tevrat'ta vaadedilen ve Mesih'in gelişiyle kurulacak olan Siyon Krallığı'nın bir prototipi şeklinde oluşturuluyordu. Vaadedilmiş Topraklar'a benzetilen topraklar üzerinde, kendilerini Yahudilere benzeten Püritenler, M. Tevrat'ta emredilen yöntemleri kullanarak Amerika'yı kuruyorlardı. Toprak ve yeni sahipleri M. Tevrat'a uydurulunca geriye bir tek toprağın eski sahipleri, yani Kızılderililer kalıyordu. Onlara da M. Tevrat içinde bir yer bulmakta gecikilmedi.
Bu, Kızılderililerin sonunun başlangıcıydı...
(*) Massachusetts'deki Püriten kolonisi, Amerika'nın ilk önemli yerleşim bölgesi olduğu için, Amerikalılarca adeta kutsal bir hatıra olarak kabul edilir ve her yıl, koloninin kurulduğu günün anısına törenler düzenlenir. "Amerikan ruhu"nun bu kolonide doğduğu söylenir.

"İsrailliler Kenan halkını nasıl yok ettilerse, Massachusetts kolonisindeki İsrailliler (Püritenler) de Kızılderilileri öyle yok ettiler" -Thomas Gossett

Yeni Dünya'daki Püriten Vahşeti ve  
M. Tevrat'a Göre Gerçekleştirilen Kızılderili Katliamı

Kızılderililer, Amerika'nın keşfedilmesinin ardından, Yahudi önde gelenlerinin haklarında çokça konuştukları bir konu olmuştu. Mesih'in dönüşünün hesaplarını yapan Yahudi önde gelenleri de Püritenlerle birlikte Amerika'yı bir tür "Vaadedilmiş Toprak" olarak görüyor, üzerindeki yerlileri de Eski Ahit'e göre konumlandırmaya çalışıyorlardı. Bu ortamda, Kızılderililer hakkında ortaya atılan ilk tez, onların, Yahudilerin "On Kayıp Kabile"sinin bir parçası oldukları şeklindeydi.
On Kayıp Kabile, eski bir inanışa dayanıyordu. Buna göre, MÖ 719 yılında, Yahudi ülkesine saldıran II. Sargon Kuzey Krallık'ı yenmiş ve halkını sürmüştü. Bu Yahudiler, daha sonra dünyanın çeşitli bölgelerine dağılmış ve "İsrail'in On Kayıp Kabilesi"ni oluşturmuştu. Ve yine Yahudi inanışına göre, Mesih'in gelmesinin şartlarından biri, bu kayıp kabilelerin bulunmasından geçiyordu.
Kızılderililer'in geleceği bu ortamda belirlenmeye başladı. Püritenler ve Yahudi önde gelenleri Kızılderililerin "On Kayıp Kabile"den biri olup olmadığını tartıştılar. Adetlerinin ve dillerinin Yahudilerinkine benzeyip benzemediğini araştırdılar. Yahudi tarihçi Lee M. Friedman Kızılderililer'in On Kayıp Kabile'den olup olmadığı hakkında Yahudilerin ve Püritenlerin öne sürdükleri düşünceleri detaylarıyla anlatıyor.87
Püritenler. kızıldereli katliama
Püritinelerin başlattığı Kızılderili katilamı, ABD kurulduktan sonra da resmi olarak sürdürüldü. Yanda, 19. Yüzyılın başında Amerikan askerlerinin giriştiği bir “etnik temizlik” operasyonu....
Bu tartışmanın sonucu ise Eski Ahit'e göre yapılan Kızılderili katliamının başlangıcı oldu. Çünkü Yahudiler ve Püritenler, Kızılderililer'in On Kayıp Kabile'den olmadığına karar verdiler. Ama bu kez onlara Eski Ahit'e göre bir başka rol biçtiler: Bu teoriye göre Kızılderililer, Vaadedilmiş Topraklar üzerinde yaşayan "Kenan Halkı"ydı. Vahşet, işte bu noktada başladı.
Çünkü Kenan Halkı, Eski Ahit'e ve dolayısıyla Yahudi inanışına göre, Vaadedilmiş Topraklar'ı Yahudilerden "gasp etmiş" olan bir halktır. Ve yok edilmeleri gerekir. M. Tevrat ayetleri, "Kenan Halkı'nın yok edilmesini" şöyle emreder: "... Ey Kenan, Filistinliler diyarı, Rabbin sözü size karşıdır; seni yok edeceğim, öyle ki artık sende oturan kimse olmayacak." (Tsefenya, Bab 2/5) Bir başka ayette uygulanacak vahşet şöyle detaylandırılır:
Ve Allah'ın Rab onu senin eline verdiği zaman, onun her erkeğini kılıçtan geçireceksin; ancak kadınları ve çocukları ve hayvanları ve şehirde olan her şeyi, bütün malını kendin için çapul edeceksin; Ve Allah'ın Rabbin sana verdiği düşmanlarının malını yiyeceksin... Ancak Allah'ın Rabbin miras olarak sana vermekte olduğu bu kavimlerin şehirlerinden nefes alan kimseyi sağ bırakmayacaksın; fakat onları... Kenanlılar'ı... Allah'ın Rabbin sana emrettiği gibi tamamen yok edeceksin. (Tesniye, Bab 20/10-17)
Tarihin en büyük dramlarından biri olan Kızılderili katliamı işte bu ayetlere göre gerçekleştirildi. Year 501: The Conquest Continues (Yıl 501: İşgal Hala Sürüyor) adlı kitabında, Noam Chomsky, Püritenlerin M. Tevrat ayetlerine dayanarak, "Kenan diyarının halkı" olarak gördükleri Kızılderililer'e karşı gerçekleştirdikleri katliamları anlatıyor:
New England'daki ilk büyük soykırım hareketlerinden biri, 1637'de Pequot Kızılderilileri'nin yok edilmesiydi. Sömürgeci Püritenlerin, uyguladıkları bu vahşeti göklere çıkaran resmi açıklamaları ise şöyleydi: 'Yeryüzü cennetinde Tanrı'nın istemediği bu Pequot yerlileri temizlendi. Öyle ki, şükürler olsun, artık Pequot ismi taşıyan kimse kalmadı.' Bugün, 'Tanrı'nın izni altında' yurduna bağlılık yemini eden her Amerikan çocuğu, aslında, bu katliamı uygulayan Püritenlerin taşıdığı retoriği ve Eski Ahit'ten (M. Tevrat) kaynaklanan düşünceyi ödünç almaktadır. Püritenlerin Eski Ahit'ten aldıkları düşünce ise şudur: 'Bilinçli bir biçimde, Tanrı'nın seçilmiş halkına ait olan Vaadedilmiş Topraklar'daki Kenan halkını yok etmek'. Katliamı uygulayan Püritenler, yaptıkları işi tümüyle dini liderlerinin kontrolünde gerçekleştiriyorlar, 'kutsal misyon'larını yerine getiriyorlardı. Öyle ki, kızılderili erkek, kadın ve çocuklar tümüyle Eski Ahit emirlerine göre katlediliyorlardı. Kendi kullandıkları Tevrat deyimlerine göre, Püritenler, kızılderili çadırlarını 'kızgın ateşli fırınlara' döndürüyorlar, içindeki kurbanları Tevrat deyimiyle 'olabilecek en kötü ölümle' öldürüyorlardı. Bir başka Tevrat ayetinin deyimiyle ölenler 'ateşin içinde kızarıyor, ancak oluk oluk akan kanları ateşi söndürüyor'du. Katliamı uygulayanlar ise 'Yehova'nın övgüsüne layık' oluyorlardı. Bundan bir kaç yıl sonra ise New York bölgesindeki yerlilerin 'temizlenmesi' operasyonu düzenlendi. Örneğin, Şubat 1643'de Güney Manhattan'da Hollandalı askerler tarafından Algonquin Kızılderilileri'ne karşı gerçekleştirilen ve David de Vries tarafından aktarılan katliam şöyleydi: 'Askerler pek çok Kızılderili'yi uykularında öldürdüler. Annelerinin göğüslerinden çekilip alınan bebekler anne-babalarının gözleri önünde kılıçla parçalanıyor ve bebeklerin parçaları ateşe atılıyordu. Kundaktaki bebekler beşikleri içinde parçalanıyor, kafaları eziliyor, en taş-yürekli adamın bile vicdanını sızlatacak bir vahşilikle öldürülüyorlardı. Bazı bebekler nehire atıldı, onları kurtarmak için anne ve babaları da suya atladı. Ama askerler ne çocukların ne de anne-babaların sudan çıkmalarına izin vermediler, hepsi boğuldu.88
Chomsky'e göre, ABD'nin 20. yüzyılda dünyanın dört bir yanında uyguladığı ya da uygulattırdığı terör (terörizm kültürü) de kaynağını Püritenlerin Amerika'ya yüklediği vahşet geleneğinden almaktadır:
Püritenlerin gerçekleştirdikleri katliamlar, asırlar sonra hala ABD tarafından işlenen toplu cinayetlere de fikir babalığı yapıyor. Yüzlerce örnek arasında akla gelenlerden biri, 1980'de El Salvador'da ABD'nin çıkardığı Salvador-Honduras savaşı sırasında gerçekleşen Rio Sumpul katliamı. Sayısız benzeri gibi bu katliam da, ABD tarafından eğitilmiş, ABD tarafından silahlandırılmış ve elitlere hizmet eden birliklerin işlediği bir cinayetti. Asırlardır ABD'nin öğrettiği doktrinlerin yeni bir uygulaması olan bir cinayet...89
Püritenlerin uyguladıkları vahşetin Yahudi öğretisine dayandığına, Arnold Toynbee de dikkat çeker. Toynbee, "Amerika'daki İngiliz kolonicilerinin Eski Ahit üzerinde yoğunlaşmalarının, onlara, dinsizleri yok etmekle görevli seçilmiş bir halk oldukları inancını verdiğini" savunmaktadır.90 Amerikalı sosyolog Thomas Gossett ise, "İsrailliler Kenan halkını nasıl yok ettilerse, Massachusetts kolonisindeki İsrailliler (yani Püritenler) de Kızılderililer'i öyle yok ettiler" diye yazar.91 Püritenlerin ve diğer kolonicilerin Kızılderililer'e uyguladıkları vahşet yöntemleri oldukça çarpıcıdır. Chomsky, "vahşetin felsefesi"ne de değinerek anlatıyor:
Kolonizasyon hareketinin ilk dönemlerinde Virginia korsanların ve sömürgecilerin merkeziydi. Sömürgeciler, Kızılderililer'i vahşi köpeklerle avlıyor, kadınlarını ve çocuklarını katlediyor, ekinlerini yağmalıyorlardı. Bir de Kızlderililer'e battaniye satıyorlardı. Ama üzerlerine çiçek hastalığı mikrobu enjekte edilmiş olan battaniyeler!... 
... George Washington, 1783'de şöyle yazmıştı: 'Bizim yerleşim bölgelerimizin yayılması, belli bir şiddet gerektirecektir; aynı bir kurt gibi. Şekillerimiz tümüyle farklıdır ama her ikimiz de avcıyız.' Bu sözlerin sahibi Washington resmi literatürde 'pragmatik' olarak tanıtılır. Öyledir, baskı, hile ve tehditle Kızılderili topraklarını (yok pahasına) satın almıştır. Thomas Jefferson ise John Adams'a kehanette bulunarak Kızılderililer'in 'vahşet ve sefalete maruz bırakılacaklarını, savaş nedeniyle sayılarının azalacağını ve kendi istekleriyle dağlara gitmeyi seçeceklerini' söylemişti. Daha sonra da şöyle demişti: 'Ve tabii onlar isteyince biz de onları oralara süreceğiz!' Aynı yöntem daha sonra Kanada'da da izlendi, yerliler Afrika'ya veya Karaibler'e sürüldü...          Sömürgecilerin uygulamalarını onları izleyen tüm önemli devlet adamları devam ettirdi. Theodore Roosevelt'den, 1991'de Körfez katliamını düzenleyen George Bush'a kadar hepsi 'dünyanın egemen ırkları'nın çıkarları için 'savaşta vahşet hakkı olduğu'nu savundular... Öyle ki, Winston Churchill zehirli gazın 'medeni olmayan kavimlere' (örneğin Kürtler veya kısmen Afganlılar gibi) karşı kullanılabileceğini savunmuştu.92
("Yapay Yahudi" Püritenlerin uyguladığı bu vahşet, gerçek Yahudilerce acaba nasıl uygulanır? Bu sorunun en iyi cevabını, İsrail'in 1948'den beri "Kenan Halkı" olarak tanımladığı Filistinliler'e karşı uyguladığı vahşet veriyor. Bu vahşete 8. bölümde değineceğiz)
Kısacası Kızılderililer, büyük ölçüde, Kabalacı hahamların M. Tevrat'a soktuğu sapkın inançların kurbanı oldular. Kabalacı Kolomb ve onun ardından gelen milyonlarca "beyaz adam", kıtaya, batının açgözlülüğünü, üstün ırk inancının sömürüsünü ve de M. Tevrat'ın vahşetini getirdiler. Ve bugün, Chomsky'nin deyimiyle "işgal hala sürüyor"...

"Amerika'ya bağlı olmakla Yahudiliğe bağlı olmak arasında hiçbir uyumsuzluk yoktur. Yahudi ruhu, aslında modernizmdir ve bütünüyle Amerikalı'dır" - Louis D. Brandeis

Amerika'nın Yahudileşme Süreci...

Püritenlik, aynı İngiltere'de olduğu gibi, Amerikan ruhuna yalnızca çok önemli bir Yahudi sempatizanlığı enjekte etmekle kalmadı, aynı zamanda Yahudi düşüncesindeki pek çok faktörü de Amerikan kültürüne ekledi. Bu faktörlerin başında, az önce incelediğimiz gibi, M. Tevrat kökenli vahşet geleneği geliyordu. Noam Chomsky, ABD'nin bugün dünya çapında uyguladığı vahşetin kökeninin (ki buna Culture of Terrorism-"Terörizm Kültürü" adını veriyor), Püritenlerin Kızılderililer'e yaptığı katliamlara dayandığını vurguluyor.
Bunun dışında, gerçekte Yahudi dininde olan pek çok faktör, Amerikan ruhuna etki etti. Böylece Amerika, açık bir "Yahudileşme" yaşadı. Yahudi düşüncesine tümüyle uyum sağladı, onu tümüyle kabul etti, ona tümüyle teslim oldu... Ve Amerika, Kolomb'un amacına uygun olarak, "Yahudiler için iyi bir yer" oldu. Yahudi inancı ve felsefesi, Amerika'nın kurumlaşmasına kaynak olmuştu. The Universal Jewish Encyclopedia, "The United States" başlığı altında şunları not ediyor:
ABD'nin kurucuları, cumhuriyeti şekillendirirken, etkilendikleri kaynakların başında İbrani Kutsal Kitap'ı geliyordu. Özellikle Püritenler, felsefelerini şekillendirirken temel olarak Tevrat'ı kabul ettiler. Pratikte tüm New England kolonileri aynı kaynaktan etkilenmiştir. 1655'te yayınlanan New Haven Code of Laws'un (yeni kanun düzenlemesi) içerdiği 79 prensibin yarısından çoğu orijinini ve otoritesini İbrani Kutsal Kitabı'na dayandırır. Amerika Birleşik Devletleri oluştuktan sonra da, Musa yasasındaki otorite prensibi, hükümet kurumu için rehber olmuştur...        
... Sonuçta Amerikan Devleti'nin orijini o dönemdeki pek çok tarihsel ve ideolojik faktöre dayansa da, şüphe yoktur ki bunlar Yahudi halkının inançlarıyla güçlendirilmiş ve desteklenmiştir. Kuruluşunun ardından Amerika'nın dış politikası, diğer ülkelerin içişlerine karışmamak yönünde olmuştur. Tek bir istisnayla: Diğer ülkelerdeki Yahudi sorunu hep Amerika'nın ilgisini çekmiş, Amerika Yahudileri desteklemişti.
Amerikalı yazar Peter Grose, Israel in the Mind of America (Amerika'nın Zihnindeki İsrail) adlı kitabında, Amerika'nın Yahudiler ve Yahudilikle olan ilginç beraberliğinin öyküsünü anlatıyor. Amerikan-Yahudi ilişkisinin kökeninde Püriten geleneğinin yattığını vurgulayan Grose, Amerikan elitlerinin Yahudilere bakış açısında da hep bu geleneğin etkili olduğunu ortaya koyuyor. Bu arada, Yahudilerin ekonomik güçlerinin de gittikçe arttığına dikkat çeken Grose, 19. yüzyılın yarısına gelindiğinde, "ilk başlarda seyyar satıcılık yapan" Yahudilerin artık "pazarın prensi" haline gelmiş olduklarını vurguluyor.93
19. yüzyıl, Amerika
Yahudi toprağı Amerika: Kolomb gerçekten Yahudiler için “iyi bir yer” bulmuştu. Yanda, 19. Yüzyılın sonlarında, Avrupalı soydaşlarını bu “iyi yer”e çağıran Yahudiler...
Yahudi yazar Eli Barnavi de Amerikan-Yahudi ilişkisinin çarpıcılığından söz ederek, " Amerika'da antisemitizme rastlamak pek mümkün değildi; nefret, Yahudilere değil, Katoliklere yönelikti. Hatta, kimi durumlarda 'philosemitism' (Yahudi sevgisi) gözlemlenebiliyordu. Yahudilere ait özellikler olarak kabul edilen çaba, hırs, sosyal aktivite, cemaat bilinci, Amerikan ruhunun dayandığı temel prensipler olarak kabul ediliyordu" diyor.94
Amerika'nın Yahudilere bu denli büyük bir sempati ve yakınlıkla bağlanması, kuşkusuz bazı somut sonuçlar da doğuracaktı. Bu somut sonuçların başında ise Mesih Planı geliyordu. Kabalacılar, Amerika'yı Mesih Planı'na destek olacak ve Plan gereğince Vaadedilmiş Topraklar'ın Yahudilerin eline geçmesine yardım edecek bir müttefik olarak planlamışlardı. Bu, "Yahudilerin Vaadedilmiş Topraklar'a diğer milletlerin gönüllü olarak yardım etmesiyle gidecektir" şeklindeki kehanetin de gereğiydi. Mesih Planı'nda, Amerika'nın başlıca misyonu buydu...
Amerika'nın bu misyonu seve seve yerine getireceğinin ilk belirgin işaretini, bir Amerikalı Protestan rahip, 1870'li yıllarda verdi. Peter Grose, olayı şöyle anlatıyor.
1841'de New York'da bir Protestan metodist olarak doğan William Eugene Blackstone, gençlik yıllarında Kutsal Kitap üzerinde uzmanlaştı... 1878'de Blackstone büyük eseri Jesus Is Coming'i (İsa Geliyor) yayınladı ve kısa sürede ün kazandı. Evanjelik cemaatleri onu alkışladılar. Kitabı bir milyonun üstünde sattı ve İbranice'yi de kapsayan 48 dile çevrildi. Blackstone, arkadaşları Dwight L. Moody ve Cyrus I. Scofield ile birlikte, Kutsal Kitap'ın Yahudilerin 'Tanrı'nın seçilmiş halkı' olduğu şeklindeki hükmünün hala geçerli olduğunu savundu... Aralarında John D. Rockefeller, Cyrus Mc Cormik, J. Pierpont Morgan gibi isimlerin, Kongre sözcüsünün, senatörlerin, hakimlerin, avukatların, gazetecilerin bulunduğu 413 seçkin Amerikalı Blackstone'un bu fikrine destek verdi. Yahudilerin seçilmiş halk olduğu fikrini destekleyenler, Amerikan elitinin kapsamlı bir listesi durumundaydı...    
Blackstone, daha sonra Rusya'dan göçen Yahudilerin sözkonusu olduğu dönemde, şu öneriyi getirdi: 'Niçin Filistin'i Yahudilere vermiyoruz?'... Peki Filistin 'bizim' miydi ki onu Yahudilere verecektik? Buna karşılık Blackstone, 1878 Berlin Anlaşması ile birer Türk eyaleti olan Bulgaristan ve Sırbistan'ın Bulgarlar'a ve Sırplar'a verildiğini hatırlatıyor ve şöyle diyordu: 'Bulgaristan'ın Bulgarlar'a, Sırbistan'ın da Sırplar'a ait olduğu kadar, Filistin de Yahudilere ait değil mi?'... Yahudi devleti, aynı Bulgaristan ve Sırbistan gibi, Türk Hükümeti'nden anlaşma sonucu alınacak Filistin toprakları üzerine kurulabilirdi... Böylece Amerikalı bir Protestan olan Blackstone, Avrupalı bir Yahudi olan Theodor Herzl'den yıllar önce Siyasi Siyonizmi ortaya atmıştı...     Blackstone, ölümünden iki yıl önce, 1933'de Chicago'daki protestan cemaatine yazdığı mektupta, asırlar önce Püritenlerin eliyle Amerika'ya yüklenmiş olan misyonunun hala geçerli olduğunu vurguluyor ve, 'İsrail'in uyanışıyla şimdi her zamankinden daha çok ilgileniyorum' diye yazıyordu, 'dualarımız sayesinde beklenen Mesih'lerine kavuşabilirler'.95
Kısacası Blackstone, Amerika'nın Mesih Planı'nda kendine biçilen misyonunu yerine getirmesi gerektiğini duyuruyordu. Bu konuda Amerikan elitlerinden büyük destek görmesi, kuşkusuz Püriten geleneğinin yanında bir de masonluk faktörü ile açıklanabilir. Bunun yanısıra, Blackstone'ın destekçileri arasındaki en önemli isim ve Amerika'nın petrol kralı olan Rockefeller'ın ise zaten örtülü bir Yahudi olması (bkz. 6. bölüm) dikkat çekicidir.
Blackstone'un, Püritenliğin Amerika'ya Yahudilikle ilgili bir misyon yüklediğini hatırlatması ve bu misyonun devam ettiğini vurgulaması oldukça önemliydi ve Mesih Planı'nın yolunda gittiğini gösteriyordu. Püritenliğin Amerika'ya yüklediği bu misyon, zaten Yahudi önde gelenlerince de sıkça vurgulanıyor, Amerikalılara Yahudilik konusunda bir görevleri olduğu hatırlatılıyordu. Bu hatırlatmayı yapanların biri, Siyonist hareketin 20'li yıllarda ABD'de önderliğini yapan Louis D. Brandeis idi. Peter Grose, Brandeis'in Amerikan-Yahudi ilişkileri ile ilgili bazı ilginç yorumlarını aktarıyor:
Siyonist hareketin Amerika'daki liderlerinin başında Louis Dembitz Brandeis geliyordu... Brandeis'in Yahudi cemaat bilincini Siyonizmle birleştirme çabası, Amerikan rüyasıyla da özdeşleşiyordu. 'Hiçbir Amerikalı Siyonizmin Amerikan vatanseverliği ile çatıştığını sanmasın' diyordu, 'Amerika'ya bağlı olmakla Yahudiliğe bağlı olmak arasında hiçbir uyumsuzluk yoktur. Yahudi ruhu, aslında modernizmdir ve bütünüyle Amerikalı'dır'... Brandeis, Amerikan tarihi ile Eski Ahit (M. Tevrat) arasındaki bağlardan da söz ediyordu. Püritenlerin etik toplumlarını yaratabilmek için doğaya ve diğer insanlara karşı verdiği mücadeleyi yüceltiyor, 'Siyonizm bu mücadelenin yeniden doğuşu ve yeni haccıdır' diyordu... Brandeis, Amerikan ve Yahudi mirasının ortak olduğunu vurguluyordu. 'İyi Amerikalılar olmak için daha iyi Yahudiler olmalıyız' diyordu, 'daha iyi Yahudiler olmak için de Siyonist olmamız gerek'.96
Püritenlikten kaynaklanmış olan Amerikan Protestanlığının Yahudilikle olan paralelliğini ve Yahudilerle ilgili olarak taşıdığı misyonu başka kaynaklar da vurguluyor. Edward Tivnan, Yahudi lobisini konu edinen The Lobby adlı kitabında konuyu şöyle dile getiriyor:
Brandeis, yeni kurduğu Amerika Siyonist Organizasyonu'nu geliştirmeye çalışırken, Siyonist hareket birdenbire Beyaz Saray'da bir dosta sahip oldu. Bu dost Başkan Wilson'dı. Wilson, yalnızca Brandeis'i 1916'da Anayasa Mahkemesi'ne atamakla kalmayacak, aynı zamanda bu genç arkadaşının seslendirdiği Siyonizm teorisine de destek çıkacaktı...  Wilson'ın bu tavrı, pragmatik bir siyasi karar olmaktan çok daha öteydi. Bir Prespiteryen papazın oğlu ve Kutsal Kitap'ın sürekli bir okuyucusu olarak Wilson, Yahudilerin kaderi ile duygusal olarak ilgiliydi. Peter Grose'un Israel in the Mind of America kitabında işaret ettiği gibi, Amerikan protestanlığında Siyon idealine karşı büyük bir sempati geleneği vardır. Grose, Wilson'ın 'Ben, bir protestan papazın oğlu olarak, Vaadedilmiş Topraklar'ın oranın gerçek sahiplerine verilmesine destek olmalıyım' dediğini de belirtir.
Yahudilere Filistin'e dönme konusunda büyük destek olan bir başka 'Hıristiyan Siyonist' ise Lord Balfour idi. İngiltere'nin Dışişleri Bakanı olan Arthur Balfour, dindar bir Hıristiyan ve Yahudi tarihi uzmanıydı. Romalıların Yahudileri Kudüs'ten çıkarmasını, 'tarihin en önemli yanlışlarından biri' olarak nitelendiriyordu. Balfour, Yahudi tarihindeki onurlu yerini, 1917'de Lord Rothschild'e yazdığı kısa mektubunda, 'Majestelerinin Hükümeti'nin Filistin'de bir Yahudi Devleti kurulmasını desteklediğini' deklare eden satırlarıyla aldı.97
Tivnan, ayrıca, 1943'de Amerika'da kurulan AZEC (Amerikan Siyonist Hareket Konseyi) adlı kuruluşun da Protestan cemaatleri ile çok yakın ilişkiler içine girdiğini bildiriyor. Amerikalı yazar, Filistin'de bir Yahudi Devleti kurulmasına çalışan AZEC'in, en büyük desteği yine sözkonusu Protestan cemaatlerinden ve bir de masonluğun "anaokulu" sayılan Rotary Kulüpleri'nden aldığını da vurguluyor.98
Amerika'nın tam da Kolomb'un ve Kabalacı dostlarının hesapladığı gibi, "Yahudileşme"si, kuşkusuz Mesih Planı için çok önemli bir aşamaydı. Böylece Yahudi önde gelenleri, gerçekleştirmeye uğraştıkları Mesih Planı için çok önemli bir doğal müttefik kazanmış oluyorlardı. Gittikçe dünyanın tek süper gücü olmaya doğru ilerleyen bu ülke, gerçekten de Mesih'i getirme çabasında çok büyük bir rol oynadı. Bu açık biçimde ilk olarak, Plan'ın en önemli aşamalarından biri olan İsrail Devleti'nin kuruluşunda yaşandı. İsrail kurulurken, Amerika ve diğer tüm "Yahudileşmiş" Hıristiyanlar Vaadedilmiş Topraklar'da bir Yahudi devleti kurulması için canla başla çalışacaklar ve "Hıristiyan Siyonistler" ünvanını kazanacaklardı. "Hıristiyan Siyonistler"in Mesih Planı'na yaptıkları önemli katkıları, kitabın ilerleyen sayfalarında ayrıntılı olarak inceleyeceğiz...
Amerika'nın yaşadığı bu "Yahudileşme" sürecinin ikinci bir büyük etkisi daha oldu: Birinci etki, az önce de vurguladığımız gibi, Amerika'nın Mesih Planı'nı gönülden destekleyecek bir "doğal müttefik" haline gelmesiydi. İkincisi ise, Amerika'nın Yahudi dünya görüşünü benimsemesiyle ortaya çıktı. Bu, Yahudi dininin pek çok temel özelliğinin Amerikan ruhuna, kültürüne ve dolayısıyla da siyasetine ve dış politikasına girmesi anlamına geliyordu. Amerikan ırkçılığı (zenci düşmanlığı da dahil) ve Amerikan yayılmacılığı böyle doğdu...

"Tanrı, İsrailoğulları'na tarih boyunca nasıl rehberlik ettiyse, Amerika'nın kurucularına da öyle rehberlik etmiştir" - Thomas Jefferson

İngiliz-Amerikan Irkçılığı ve Yahudi Öğretisi

Avrupa, modern çağın başlangıcına dek ırkçılık kavramıyla tanışık değildi. Ortaçağ'da Katolik Kilisesinin kurduğu toplum modeli ırkçılıktan tümüyle uzaktı. İnsanlar kendilerini şu ya da bu ırkın üyesi değil, Hıristiyan dininin bağlıları olarak kabul ediyorlardı. Hıristiyan olmayan toplumları da ırk yönünden aşağı görmek gibi düşünceleri yoktu. Hatta, 590-604 yılları arasında Papa Gregory (Gregory The Great) Yahudilere her türlü baskı yapılmasını ya-     saklamıştı ve bu kural yüzyıllarca devam ettirildi. 11. yüzyılda Yahudilere karşı sert bir tutum başlamıştır ama bu bir ırkçılıktan çok, Yahudilerin "İsa'nın katilleri" olarak görülmesinden, yani dini nedenlerdendir.
Katoliklerin baskıcı ve saldırgan bir tutum izlemesinin en önemli örneği olarak İspanyol Engizisyonu gösterilir. Ama resmi tarihin bu telkininde gözden kaçan bir nokta vardır. Bu bölümün başında incelediğimiz gibi, Engizisyon'un uyguladığı sürgün ve Granada Müslümanlarına uygulanan vahşet, Katoliklerden çok Yahudilerin eliyle gerçekleşmiş bir tür provokasyondur. Dolayısıyla buradaki vahşeti, doğrudan Katoliklerin hanesine yazmak büyük bir yanlış olacaktır.
Bu arada dikkat edilmesi gereken bir başka nokta, Katolik Kilisesi'nin, Kolomb ve adamlarının öne sürdüğü "Amerikan yerlilerinin bir tür hayvan olduğu" şeklindeki düşünceye karşı çıkmış olmasıdır. Amerika'yı Yahudilik adına keşfe çıkan Kabalacı Kolomb, Yahudi öğretisindeki ırkçılık düşüncesini Amerikan yerlilerine uygulamaktan çekinmezken, Katolik kilisesi buna tepki göstermiş ve bu insanlara da dinin anlatılması gerektiğini bildirmişti. Bunun en ünlü örneği, Chiapas piskoposu Bartolome de Las Casas'ın, Kolomb ile birlikte Yeni Dünya'ya ayak basan kolonicilerin "yerliler bir tür hayvandır" iddiasına karşılık, yerlilerin "gerçek birer insan" olduğunu savunmuş olmasıdır. Bu nedenle Las Casas "yerlilerin havarisi" olarak anılmaya başlamıştı. Las Casas'ın yerlileri savunan düşünceleri, daha sonra bir başka rahip Domingo de Soto tarafından da savunulacak ve Soto, "imanı kılıçla kabul ettirmek, onu iğrenç hale getirmektir" diyecekti. Aynı şekilde, Dominiken rahip Fray Antonio Montesinos da 1511 yılında San-Domingo kilisesinde sömürgeci conquistadorların uygulamalarını lanetlemiş ve "masum bir halka uyguladığınız vahşet nedeniyle hepiniz ölümcül bir günah içindesiniz" diyerek onları suçlamıştı. Daha sonra, 1537'de, Papa III. Paul de, yayınladığı Sublimis Deus adlı fermanında sömürgeci vahşetini lanetlemiş, Kızılderililer'in gerçek insanlar (veros homines) olduklarını, onları köle düzeyine indirgemek küstahlığını gösterenlere rağmen, iman sahibi olma yeteneğine haiz insanlar olduklarını ilan etmişti.99
Ancak Katolik kilisesinin kurduğu Avrupa düzeni önce Protestanlık, sonra da Aydınlanma ile yıkıldı. Kurulan yeni düzen, beraberinde ideolojileri doğurdu. Bu ideolojilerin en önemlilerinden biriyse ırkçılık saplantısıydı. Irkçılık, ilk olarak Protestan ideolojisiyle birlikte yeşerecek zemin buldu. Luther'in öğretisinin ırkçılığın gelişimine önemli bir zemin hazırladığı kabul edilir. Yeni Dünya'da ırkçılığın en önemli temsilcileri ise başta Püritenler olmak üzere Protestan İngiliz kolonicileridir. Burada doğan ırkçılık, Anglo-Sakson (İngiliz ve Amerikan) ırkçılığını oluşturmuştur. İngilizce konuşan ırkların diğerlerinden üstün olduğunu savunan bu öğreti, birazdan inceleyeceğimiz gibi emperyalizme de güç vermiştir.
Amerikalı sosyolog Thomas F. Gossett, Race: The History of an Idea in America (Irk: Amerika'daki Bir Düşüncenin Tarihi) adlı kitabında, Anglo-Sakson ırkçılığındaki Protestan ve özellikle de Püriten etkisinin önemine dikkat çekiyor. Gossett'e göre, ırkçı düşüncenin gelişiminde önemli rol oynayan isimlerin başında Amerikalı Protestan din adamı Josiah Strong gelmektedir. Strong, Sosyal Darwinizm'le Protestan öğretisini birleştirerek, Anglo-Sakson ırkının üstün bir ırk olduğunu ve "Kızılderililer'i Tanrı'nın izniyle yok etme hakkına" sahip olduklarını öne sürmüştür. Thomas Gossett, bu üstün ırk safsatasının kaynağının şöyle analiz eder:
Beyaz olmayan ırkların, Tanrı'nın isteğine uygun olarak yok edilmesi düşüncesi, kuşkusuz Josiah Strong'un kendi başına geliştirdiği bir düşünce değildir. 'Tanrı, kendi halkına yer açmak için, diğerlerinin yok edilmesini istedi' cümlesi, Püriten din adamlarınca söylenmiştir. Bir başka Püriten, 'Tanrı, aralarında hastalık yayarak Massachusetts'deki Kızılderililer'in sayılarını 30 binden üçyüze indirmemizi istedi' demişti. Benjamin Franklin, daha sonra aynı düşünceyi savunacak ve otobiyografisine şöyle yazacaktı: 'Yerlilere içirdiğimiz rom içkisi Tanrı'nın bu pislikleri (Kızılderililer'i) yeryüzünden kaldırmak için yaptığı planın bir parçasıydı'. İngiliz kolonicileri, biyoloji kuralları (Sosyal Darwinizm) ile ispatlanmaya çalışılmadan çok daha önce de kendilerinin seçilmiş halk olduğuna inanıyorlardı. Püritenler, Tanrı'yla aralarındaki ilişkinin, İsrailoğulları ile Tanrı arasındaki ilişki gibi olduğunu düşünüyorlardı. Amerikan bağımsızlığının ardından, 'Amerikalı İsrailoğulları' başlıklı bir dini konuşma yapan Ezra Stiles aynı düşünceyi vurgulamıştı. İki yıl sonra Thomas Jefferson, Amerikan Büyük Mührü'ne İsrailoğulları'nın kurtuluşu ile ilgili bir tasvir yerleştirmeyi teklif etti. 1787'de Timoty Dwight, Amerikalılar'dan 'seçilmiş ırk' olarak söz etmeye başladı.100
Açıkça görüldüğü gibi, Anglo-Sakson ırkçılığı, M. Tevrat'taki Yahudi öğretisinde yer alan "seçilmiş ırk" safsatasının, Amerikalı ve İngilizler'e uyarlanması ile kendine dayanak buluyordu. Diğer bir deyişle İngilizce konuşan halkların ırkçılık akımı, açık bir "Yahudileşme"ydi. (Gossett'in üstte sözünü ettiği Kızılderili katliamındaki Yahudi etkisini az önce daha ayrıntılı olarak incelemiştik.)
1805 yılında Thomas Jefferson'ın "Tanrı, İsrailoğulları'na tarih boyunca nasıl rehberlik ettiyse, Amerika'nın kurucularına da öyle rehberlik etmiştir" demişti. ("İsrailoğulları"na bu denli düşkün olan Jefferson, bir sonraki bölümde inceleyeceğimiz gibi bir Gül-Haç ve masondu). Gossett, bu üstün ırk inancının 19. yüzyılın ırkçı havasıyla daha da güçlendiğini anlatıyor ve "1840'larla birlikte, seçilmiş ırk düşüncesi, 'Anglo-Sakson ırkı'nın üstün özelliklerinin belirlenmeye başlamasıyla daha da güçlendi" diyor. Öyle ki 1846'da, Senatör Thomas Hart Benkon, bu "üstün ırk"ın Pasifik sahillerine kadar tüm Amerika'yı ele geçireceğini, daha sonra da Asya'yı kolonileştirmeye başlayacağını müjdelemişti. Gossett'in anlattığına göre, 19. yüzyıl boyunca Amerikalı ve İngiliz Protestan din adamları, Sosyal Darwinizm'le, Eski Ahit'in (M. Tevrat) ırkçı öğretilerini birbiriyle kaynaştırıp, Anglo-Sakson üstünlüğünü kanıtlamaya çalıştılar.

Anglo-Sakson Irkçılarının Sloganı:
'Bizler de Yahudiyiz; Yeryüzü Bizim Olmalı'!

Amerikalı sosyolog Thomas Gossett, ırkçılığın kökenlerini incelediği kitabında, Anglo-Sakson ırkçılarının kendilerini Yahudilerle özdeşleştirmelerini anlatırken, bir de bu düşünceye bağlı olarak geliştirilen ilginç bir teoriyi anlatıyor. İngiliz din adamı John Wilson tarafından geliştirilen teori, Anglo-Saksonlar'ın yani Amerikalı ve İngilizler'in kendilerini Yahudilerle özdeşleştirme çabalarına, somut ve organik bir temel oluşturma denemesinden ibaretti. "Anglo-İsrail" hareketini başlatan bu teoriyle, Anglo-Saksonlar, aslında kendilerinin de "Yahudi" olduğunu ispatlamaya (!) uğraşıyorlardı:
Anglo-İsrail hareketi, 1837'de İngiltere'de başladı. John Wilson adlı 'nonconformist' (bağımsız protestan) bir rahip, Eski Ahit'te anlatılan ve Jacob'un (Hz. Yakub), oğlu Joseph'a (Hz. Yusuf) ebediyen zaferle dolu bir kader vaad ettiği hikayeyi değişik bir biçimde yorumladı: Wilson, Joseph'ın zaferle müjdelenmiş soyunun İngilizler olduğunu öne sürdü. Ona göre, İngilizler, açıkça Joseph'ın soyundan geliyorlardı. Şöyle ki; İsrailoğulları'nın on kabilesi, Asurlular tarafından MÖ 8. yüzyılda İsrail'den sürülmüşlerdi. Daha sonra bu kabileler kaybolmuş ve akibetleri tarihin derinliklerine gömülmüştü. Ama, Wilson'a göre, İsrail'in 'On Kayıp Kabile'si artık bulunmuştu: Bu 'kayıp' Yahudiler, İngiltere'nin Anglo-Saksonları'ydı... Gerçi İngilizler'in fiziksel özelliklerinin Yahudilere uymadığı şeklinde bir itiraz gelebilirdi ama Wilson ve öğrencileri buna karşı da ustaca bir açıklama getiriyorlardı: Yahudiler orjinal olarak aslında aynı İngilizler gibi sarışın insanlar olmalıydılar. Çünkü Kutsal Kitap, David'in (Hz. Davud) 'kızıl saçlı' olduğunu söylüyordu! Kısacası, Anglo-Saksonlar da gerçek birer Yahudiydiler; yani Tanrı'nın seçilmiş ırkındandılar...101
İngiliz ırkçılarının ortaya attığı bu teori hızla benimsendi. Kısa süre sonra İngiltere'de Anglo-Israel Association (Anglo-İsrail Birliği) kuruldu. Daha sonra British-Israel Association (Britanya-İsrail Birliği) adını alan örgüt, ülke içinde pek çok sempatizan topladı. Örgüt, 1890'dan 1915'e kadar yayınlanan Our Race, Its Origin and Its Destiny (Irkımız, Kökeni ve Geleceği) adlı haftalık bir gazete çıkardı. Gazetede, İngilizce konuşan halkların da "Yahudi" olduğuyla ilgili "delil"ler sunuluyor, Eski Ahit'ten seçilmiş ırk düşüncesini destekleyen pasajlar aktarılıyordu. Gazetenin yazarları, M. Tevrat ayetlerine dayanarak, İngiltere ve Amerika'nın geleceğiyle ilgili tahminler de yapıyorlardı. Anglo-İsrail hareketi, 1870'lerde Amerika'ya da sıçradı. 1884 yılında, İngiliz Anglo-İsrail hareketinin misyonerlerinden olan Edward Hine adlı bir rahip Amerika'ya yollandı ve büyük bir propaganda kampanyası açtı. Böylece, "bizler de Yahudiyiz" sloganı Amerikan ırkçılarının da ağzında gezmeye başladı. Gossett, Anglo-İsrail hareketinin bugün de hem İngiltere'de hem de Amerika'da bazı dini gruplar tarafından sürdürüldüğünü bildiriyor...
Kuşkusuz ne İngilizler ne de Amerikalılar, "seçilmiş ırk" değillerdi. Anglo-İsrail hareketinin ve benzeri "Yahudileşme" akımlarının asıl etkisi de zaten içinde bulundukları toplumları "seçilmiş ırk" olduklarına inandırmak olmadı. Önemli olan bu "Yahudileşme" hareketlerinin, İngiliz ve Amerikalılar'ın toplumsal bilinci üzerindeki etkisidir. Çünkü bu toplumlarda, sözkonusu "Yahudileşme" hareketlerinin sonucunda, Yahudilere karşı duyulan olağandışı sempati ve Yahudilerin Filistin'e dönme hakkına olan inanç daha da güçlendi.
İngiltere ve Amerika'daki bu toplumsal etki, bu iki ülkenin Yahudilerin Vaadedilmiş Topraklar'a dönme çabası olan Siyonizmi neden büyük bir istekle desteklediklerini de açıklar. Yahudileri "seçilmiş halk" olarak görme alışkanlığına sahip bu iki ülkeden pek çok kişi, 20. yüzyılda Siyonizme büyük destek vererek "Hıristiyan Siyonistler" sıfatını kazanmıştır.

Zenci Düşmanlığının İbrani Kökenleri


"Siyah doğmuş olmak Tanrı'nın bir cezasıdır"  - Kabala'dan
Anglo-Sakson ırkçılığının Yahudi öğretisinden bu denli etkilenmiş olması, İngiliz ve de özellikle Amerikan ırkçılığının en açık gözüktüğü alan olan zenci düşmanlığının kökenini de açıklamaktadır. Çünkü, yüzyıllardır siyah derili insanlara uygulanan acımasız ve ilkel ırk ayrımcılığının kökeni de Yahudi kaynaklarına dayanmaktadır.
Zenci düşmanlığının kökenini araştırırken karşımıza çıkan ilginç tablo, zenciler aleyhindeki ilk aşağılayıcı ifadelerin Yahudi kaynaklarında yer aldığını gösterir. Thomas F. Gossett, M. Tevrat'ta Resul Yeremya'nın ağzından aktarılan "Etiyopyalı derisinin rengini değiştirebilir mi, ya da leopar lekelerinden kurtulabilir mi?" cümlesinin, zencileri aşağılayıcı ilk mesajı verdiğini not eder.102 Gossett, Yahudi kültüründe ırkçılığın temelini oluşturan "Nuh'un oğulları" efsanesine de dikkat çeker. Bu efsaneye göre, sözde Hz. Nuh'un oğulları arasından biri, yani Ham, babası tarafından soyuyla birlikte lanetlenmiştir. Kendilerinin Hz. Nuh'un diğer övülen oğullarının soyundan geldiğine inanan Yahudiler, Ham'ın soyunun lanetli olduğuna inanırlar. Ve M. Tevrat'ta Ham'ın soyunun rengi hakkında bilgi verilmediği halde, Yahudiler MÖ 6. ve 2. yüzyıllar arasında yazılan Babil Talmudu'na "Ham'ın soyundan gelenlerin zenci olduklarını" eklemişlerdir.103
Diğer Yahudi kaynaklarında da benzer sapkın inanışlar bulmak mümkündür. Örneğin Kabala'ya göre, zenci olmak, doğrudan aşağı bir ırktan olmak anlamına gelir. Kabala'nın temel eserlerinden olan Yaratılış Kitabı (Sefer ha Yetsira), "Siyah doğmuş olmak Tanrı'nın bir cezasıdır" hükmünü içerir.104 Dolayısıyla, pek çok motifini Yahudi kaynaklarından almış olan Batı ırkçılığının, zenci düşmanlığını da aynı kaynaktan derlediğini anlamak pek zor değildir.
Zenci düşmanlığındaki Yahudi etkisi, en son New York Üniversitesi'ne bağlı bir zenci profesör tarafından da vurgulandı. Türkiyeli Yahudilerin yayın organıŞalom gazetesi, profesörü "antisemit ve saldırgan" ilan eden önyargılı üslubuyla, konuyla ilgili haberi şöyle veriyordu:
New York Üniversitesi Amerikan-Afrika Araştırmaları Kürsüsü Başkanı zenci profesör Leonard Jeffries'in üniversitede öğrenci ve profesörlere yaptığı ve daha sonra yayımlanması için tüm radyo-televizyon şirketlerine gönderilen konuşması New York'ta Yahudiler arasında büyük tepkilere neden oldu. İki saat süren konuşmasında ABD'de var olan siyah ırk düşmanlığını Yahudilerin başlattığını ve finanse ettiğini iddia eden Jeffries, özellikle Hollywood filmlerini finanse eden mafya ile yakın işbirliğinde olan Rus Yahudilerinin yönettikleri filmlerde zenci düşmanlığını körüklediklerini söyledi.   Prof. Jeffries, bugün bile zenci düşmanlığını Yahudilerin devam ettirdiklerine işaret ederek, Yahudilere karşı çıkmanın antisemitizmle ilgili bir şey olmadığını, onurlarını kurtarmanın herşeyin üstünde olduğunu ileri sürdü. Konferansa katılanların belirttiğine göre, zenci profesör, bazı Yahudileri tek tek ismen suçlayarak bu Yahudilerin köle ticaretini finanse ettiklerini iddia etti.105
Zenci profesör Jeffries'in söyledikleri doğruydu ama Amerika gibi "Yahudileşmiş" bir toplumda böylesine keskin bir "başkaldırış"a izin verilmedi ve Jeffries'in bu açıklamaları cevapsız bırakılmadı. "Cevap", klasik Yahudi tarzına uygundu. Haberin devamında bildirildiğine göre, profesörün görevden alınması için çeşitli derneklerce çağrı yapıldı ve hakkında soruşturma açıldı. Ve bu kampanyanın ardından Jeffries üniversiteden uzaklaştırıldı...
Bu arada, Yahudi öğretisinin içerdiği ırkçı ve zenci düşmanı düşüncenin, yalnızca Anglo-Sakson ırkçılığını değil, 19. yüzyılda Avrupa'yı saran büyük ırkçılık çılgınlığını etkilediğini de vurgulamak gerek. Irkçı ideolojinin başta gelen kuramcılarına baktığımızda bunu görebiliyoruz. Örneğin ırkçı doktrinerlerin en önde gelenlerinden biri olan ve İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine adlı kitabıyla ünlenen Arthur de Gobineau bunlardan biriydi. İnsan ırklarını bir "merdiven" teorisi ile sınıflara ayıran ve merdivenin en alt basamağına siyahları yerleştiren Gobineau, bu ırkın, "insanlığın en aşağı örneğini oluşturduklarını" öne sürüyor ve "bu ırk en geri zeka düzeyini aşamamıştır" diyordu. İkinci olarak "sarı ırk"ın varlığından söz eden Gobineau, bu ırkın da siyahlardan daha gelişmiş olmasına rağmen, yine de güçsüz ve iradesiz olduklarını iddia ediyordu. Irkçı ideolog, "beyaz ırk"ın üstünlüğünü ise şöyle anlatıyordu: "Güzeli eksiksiz anlatmak mümkün olmadığı için, onun karakteristikleri bu kadar kısa özetlenemez... Onur, bu ırkın eyleminin özgün dinamiğini oluşturur." Gobineau, bu ayrımın ardından, "beyaz ırk"ın diğerlerinden kesin olarak üstün olduğunu ve bu üstünlüğü politik alanda yansıtmasının, yani ötekilere tahakküm etmesinin de gayet doğal olduğunu söylüyordu.
İşin en ilginç yanı ise Gobineau'nun bu ırkçı safsatalarına dayanak olarak Eski Ahit'i (M. Tevrat) kullanmasıydı. Fransız Akademisyen François de Fontette, Gobineau'nun ırkları ayırırken, M. Tevrat'taki "Nuh'un oğulları" kıssasını kendine referans olarak aldığını bildiriyor.106 Gobineau, etkisinde kaldığı Eski Ahit'in asıl sahiplerini de övmekten geri kalmamış ve Yahudileri "özgün, güçlü, zeki ve insanlığa tüccar kadar hekim de vermiş bir halk" olarak tanımlamıştı.107
19. yüzyılda mantar gibi çoğalan ırkçıların ilginç özelliklerinden biri de, Yahudilerin ırklarını koruma yeteneğine duydukları hayranlıktı. Çünkü ırkçıların en büyük amacı, kendi ırklarını başka ırklarla karışmasını engellemek ve "saf ırklar" üretmekti. Ve Yahudiler bu işi asırlardır mükemmel bir şekilde başaran tek ırktı. Yahudilerin bu "başarı"sına hayran olanların başında da Alman ırkçılığının en önemli kuramcısı ve Hitler'in de akıl babası olan Houston S. Chamberlain geliyordu. François de Fontette; "üstünlüklerini yeniden üretmek için Kan Yasası'nı uygulamakta gösterdikleri beceriden dolayı Yahudiler, Chamberlain'in hayranlığına mazhar olmuşlardır. (Chamberlain'e göre) Onlar, ana kaynağı el değmemiş durumda korumuşlardır, ona bir damla bile yabancı kan karıştırmamıştır" diyor.108

Amerikan Emperyalizmi ve Ardındaki Yahudi Etkisi

"Yahudileşme"nin Amerikan ruhuna yaptığı bir başka M. Tevrat-kaynaklı etki, emperyalizmle ilgiliydi. Anglo-Sakson ırkçılığının Yahudi kaynaklarını referans aldığını inceledik. Bu ırkçılığın hedefi ise elbette "dünyaya egemen olmak"tı. Amerikan emperyalizmi, bu noktadan doğdu. Dünyayı yönetmenin sözde seçkin milletlere ait bir"hak olduğu şeklindeki emperyalizm mantığı, yine Püriten gelenekten aktarılma bir M. Tevrat öğretisiydi.
Amerikan yayılmacılığının bir tür "Mesihsel" sözde meşru temele dayandığı düşüncesi, en açık olarak, Amerikalılarca 19. yüzyılda geliştirilen "Manifest Destiny" (Belirlenmiş Yazgı) teorisinde görülebilir. Amerikalılar'ın Tanrı tarafından seçilmiş bir halk olduğu ve dolayısıyla askeri, kültürel ve ekonomik yönden yayılmaya hak kazandığını öne süren teori, gerçekte M. Tevrat öğretisinde yer alan seçilmiş halk safsatasının yalnızca yeni bir yorumuydu. Britannica'nın İngilizce baskısında, "Manifest Destiny" ve Püriten etkisi ile ilgili olarak şunlar yazıyor:
Manifest Destiny: Amerikan tarihinde yer alan ve Amerikalılar'ın seçilmiş ve kutsanmış bir halk olduğu ve dolayısıyla Tanrı tarafından vahşi milletlere uygarlık modeli oluşturmakla görevlendirildiğini öne süren düşünce geleneği. Bu anlamda, Manifest Destiny'nin 1630'da Massachusetts'de kurulan Püriten kolonisiyle birlikte doğduğu söylenebilir. Terim, coğrafik anlamda, 1800'lerde Amerikan yayılmacılarının, ABD'nin sınırlarını Pasifik Okyanusuna kadar genişletme isteklerini tarif eder.
Amerikan yayılmacılığına felsefi temel oluşturma çabası olarak tanımlanabilecek olan Manifest Destiny teorisi, Amerika'nın 19. yüzyılda Meksika, Küba ve Filipinler'e karşı giriştiği müdahale ve işgallere meşruiyet kazandırmak için kullanılmıştı. Böylece Kuzey Amerika'yı "Vaadedilmiş toprak", üzerindeki Kızılderililer'i de bu toprağı gasp etmiş olan "Kenan halkı" olarak değerlendiren Püritenlerin geleneği, daha büyük ölçekte, tüm kıta çapında uygulanmış oluyordu.
Amerikan emperyalistleri, yayılmacı hırslarını sözde meşrulaştıran bu Püriten geleneğine şevkle sarıldılar. Diğer halkları sömürmeyi ve aşağılamayı doğal hak sayan Yahudi öğretisi, böylece Amerikan emperyalizmine kaynak oldu. 27 Nisan 1898'de, Senatör Albert J. Beveridge, üstün ırk teorisinden dayanak bulan yayılmacı Amerikan hedeflerini şöyle açıklıyordu:
... Daha soylu ve daha erkek insanlardan doğan yüksek uygarlıklar önünde, alçak uygarlıkların ve çürümekte olan ırkların ortadan kalkması Tanrının sınırsız tasarısının bir parçasıdır. Amerikan fabrikaları Amerikan halkının kullanabileceğinden daha fazlasını yapmaktadırlar. Amerikan toprağı tüketebildiğinden daha fazlasını çıkarıyor. Tutacağımız yol bizim için çizilmiş bir yazgıdır, dünya ticareti bizim olmalıdır, olacaktır. Ve bunu anamızın (İngiltere) örnek olduğu biçimde yapacağız. Bütün yeryüzünde Amerikan ürünlerinin dağıtım noktaları olarak ticaret karakolları kurulacak, okyanusu ticaret filomuzla kuşatacak ve büyüklüğümüzle orantılı bir donanma meydana getireceğiz. Ticaret karakollarımızın çevresinde bizim bayrağımızı dalgalandıran ve bizimle ticaret yapan, kendi hükümetlerine sahip büyük sömürgeler kurulacak, kurumlarımız ticaretin kanatları altında bayrağımızı izleyecektir.109
Beveridge, bir başka konuşmasında ise; "Amerikan Cumhuriyeti, tarihin en üstün ırkının kurduğu bir cumhuriyettir. Tanrı tarafından yönlendirilen bir devlettir" diyor ve şöyle devam ediyordu; "... bu cumhuriyetin liderleri de yalnızca devlet adamı değil, aynı zamanda Tanrı'nın peygamberleridir." 110 Yahudi düşüncesine dayanan Manifest Destiny teorisinin en önemli savunucusu sayılan Beveridge, belli ki, Yahudi düşüncesiyle çok ilişkili birisi olmalıydı. Öyleydi de, senatörün ilginç bir özelliği mason oluşuydu; Indianapolis'teki 500 numaralı "Oriental Lodge" adlı locaya kayıtlıydı.111
Amerika'yı "dış müdahale"ye iten Manifest Destiny teorisinin kaynağını Yahudi kaynaklarından alması ve bu teorinin en önde gelen savunucusunun da mason olması, kuşkusuz önemli bazı gerçeklerin işaretleridir. Amerikan yayılmacılığındaki Yahudi etkisi, Amerikan dış politika geleneği üzerinde bugüne dek büyük etkiye sahip olmuştur. David L. Larson, The Puritan Effect in United States Foreign Policy (ABD Dış Politikası'nda Püriten Etkisi) adlı kitabın girişinde konuya değinirken, Manifest Destiny'nin "Mesihi" bir köken taşıdığını belirtiyor ve yine Albert Beveridge'e dikkat çekiyor:
Manifest Destiny, Amerika'nın kıtanın diğer bölgelerine ve Pasifik'e yayılmasını rasyonelize etmek için ortaya atılmıştır. Manifest Destiny teorisini savunanların başında, eski Püriten kolonisi Massachusetts'den Kongre adayı olan Robert C. Winthrop'un gelmesi de oldukça ilginçtir. Winthrop, konuyla ilgili şunları söylemiştir: 'Manifest Destiny, tarihte yeni bir çığır açmaktadır. Umuyorum ki, yayılmaya hak kazandıran böylesine bir açık yazgı (Manifest Destiny) diğer uluslara değil, yalnızca bizim ulusumuza bahşedilmiştir.'Manifest Destiny düşüncesi, 1900 yılında Filipinler'in Amerika tarafından ilhak edilmesi konusu gündeme geldiğinde zirveye çıkmıştır. İlhakı savunanların başında gelen Senatör Albert Beveridge, köktenci protestanların merkezlerinden olan Indiana'dan seçilmişti. Manifest Destiny'i savunan konuşması ise üç konuyu vurgulaması yönünden ilgi çekicidir: (a) Emperyalizmin rasyonelize edilmesi, (b) Püriten etiğinin vurgulanması ve (c) Amerika'nın Mesihi misyonunun ilan edilmesi.112
Böylece Amerika iki ayrı şekilde ortaya çıkan bir "Yahudileşme" yaşamış oluyordu. Birinci şekil, Luther'den başlayıp Püritenlikle devam eden ve Yahudilerin Eski Ahit (M. Tevrat) hükümlerine göre "seçilmiş halk" olduğunu kabul eden geleneğin bir sonucuydu: Yahudilere karşı olağandışı bir hayranlık duyuluyordu. Bu hayranlık, Siyasi Siyonizmin ortaya çıkmasıyla birlikte "Hıristiyan Siyonizmi" adı verilen akımı oluşturacak, böylece Yahudi olmadıkları halde, Yahudilerin Filistin'de devlet kurma davasına büyük destek veren Hıristiyanlar ortaya çıkacaktı. Bu çizgi, bugün Amerika'nın köktenci Protestan cemaatlerinde hala sürmektedir. Kitabın ilerleyen sayfalarında bu konuyu ayrıntılarıyla inceleyeceğiz.
"Yahudileşme"nin ikinci şekli, Protestanların ve özellikle Püriten geleneğinin etkisinde kalmış olan Amerikalılar'ın, Eski Ahit"in Yahudilerle ilgili hükümlerini kendi üzerlerine almalarıyla gelişti. Böylece, aynen kendilerine Yahudilerle özdeşleştirerek Kızılderililer'i M. Tevrat hükümlerine göre katleden Püritenler gibi, "yapay Yahudilik" geleneği doğdu. Bu, Yahudi karakteri ve felsefesinin kopya edilmesi temeline dayanıyordu. Anglo-Sakson ırkçılarının kendilerini "Yahudi" saymaları, gerçek Yahudiler gibi kendilerinin de dünyayı yönetme hakkına sahip olduklarını iddia etmeleri bundan kaynaklanmıştır. Amerikan emperyalizmini rasyonelize etmeye çalışan Manifest Destiny teorisi de, aynı "Yahudileşme" sürecinin bir örneğidir.
İngiliz ve Amerikalılar'ın "bizler de Yahudiyiz" gibi sloganlarla kendilerini Yahudilerle özdeşleştirmeleri ve böylece çok sağlam ve köklü bir biçimde "Yahudilerin tarafına" geçmeleri ise, herhalde en çok Yahudi önde gelenlerini tatmin etmişti. Bu "Yahudileşme" süreci sonucunda, Mesih Planı için gereken önemli aşamalardan birisi yerine getirilmiş oluyordu. Yahudilerin "seçilmiş halk" olduğunu kabul etmiş ve kendisini onlarla özdeşleştirmeye çalışan ve Mesih Planı'na da gönüllü destek verecek iki önemli güç oluşmuştu. Özellikle Amerika, tam da Kabalacı Kolomb'un hesapladığı gibi, Süleyman Mabedi'ni yeniden inşa etmek için gerekli gücün kaynağı haline gelmişti. Yeni Dünya, Mesih Planı'nda kendisi için biçilen rolü oynamaya hazırdı.
Ancak Yeni Dünya'nın Yahudi önde gelenlerinin tarafına geçmesi, kuşkusuz yeterli değildi: Eski Dünya da aynı tarafa geçmeli, en azından zararsız hale getirilmeliydi. Bunun için de aşılması gereken iki büyük engel vardı:
1- Katolik Kilisesi'nin Avrupa'yı etki altında tutan Yahudi aleyhtarı doktrinleri değiştirilmeliydi. Avrupalılar, Katolik düşüncesi nedeniyle Yahudileri "İsa'nın katilleri" olarak görmekten vazgeçmeli, tam tersine, Yahudileri "seçilmiş ve üstün halk" olarak kabul etmeye ve Vaadedilmiş Topraklar'ı seve seve onlara teslim etmeye hazır hale gelmeliydiler. Bunun için de, Avrupa, ya farklı bir dini doktrini (Püritenlik gibi) kabul etmeli, ya da tümüyle dinden kopmalıydı.
2- Vaadedilmiş Topraklar, orayı elinde tutan Müslümanların elinden alınmalıydı. Ayrıca, Yahudi önde gelenlerinin "dünyaya egemen olma" hedefine en büyük tehlikeyi oluşturabilecek olan İslam dünyası, zayıflatılmalı ve de Yahudiler açısından zararlı olan unsurlarından arındırılmalıydı.
Kuşkusuz bu iki hedef de, gerçekleşmesi son derece zor iki hedefti. Belki Yeni Dünya'nın istenen çizgiye gelmesinden de daha zordular. Ancak kendilerine meslek olarak "tarihin akışını Mesih Planı'na göre değiştirme"yi belirleyen Kabalacılar, bu iki hedefi yerine getirmek için çalışmaktan geri durmadılar. Ama bu işe yalnız başlarına girişmediler. Aynı Püritenler gibi onların üstünlüğünü tanıyan ve onlarla kader birliği yapan bir başka güç de bu büyük projeye destek verdi. Olaylar, bu gücü Kabalacılarla bir araya getirmiş ve ortak çıkarlar içinde buluşturmuştu. Böylece Mesih Planı, yalnızca Kabalacılar ve onların önderliğindeki Yahudi toplumu değil, Kabalacılar'a bir başka noktadan bağlanmış olan bu güç tarafından da yürütüldü.
Bu güç, bu bölümde de yeri geldiğinde bir parça değindiğimiz bir örgüttü: Masonluk... Örgütün Kabalacılarla olan ilişkisi, Mesih Planı'nın ilk büyük aşaması olan "Yahudileri dünyaya dağıtma" projesinden, yani 1492'den de önce başlamıştı. Mesih Planı boyunca da sürdü.
Şimdi, Mesih Planı'nın en önemli uygulama sahalarından biri olan Avrupa'nın, Kabalacılar ve onlarla "ittifak" kuran masonlar önderliğinde nasıl şekillendirildiğine bakabiliriz...

İkinci Bölüm:
Yeni Seküler Düzen'in Kuruluşu

Masonluk dünyayı yeniden kurma işine çağrılmış bulunmaktadır. Bu da onun gücünün üstünde değildir ama onun nasıl olması gerekiyorsa, öyle olması koşuluyla." (Türk masonlarınca yayınlanan Mimar Sinan dergisi, sayı 32, s. 34)
Kitabın önceki bölümünde Düzen'in oluşumunu sağlayan süreçlerin ardındaki bilinmeyen ya da gözden kaçan bazı önemli gerçekleri inceledik. İsra Suresi'nin başında anlatılan "İsrailoğulları'nın ikinci yükselişi"nin ne olduğunu görmeye çalışırken, bu "yükseliş"e karşılık gelen Mesih beklentisini ve bu beklentinin eyleme geçirilmiş hali olan Mesih Planı'nı araştırdık. Mesih Planı'nın gerektirdiği kehanetlerin Yahudi önde gelenleri tarafından nasıl "zorla da olsa" gerçekleştirildiğine göz attık. Bu doğrultuda, İspanya sürgünüyle başlayan "Yahudileri kehanete uygun olarak dünyaya dağıtma" projesinin nasıl uygulandığını gördük. Bu proje sonucunda Kuzey Avrupa'ya giden Yahudilerin kapitalizmin doğuşunda, Protestanlık ve Püritenliğin gelişimindeki etkilerini ve Yeni Dünya'yı yönlendirmelerine de değindik.
Kısacası Mesih Planı, gerçekten de Kabalacıların umduğu gibi "tarihin akışını" derinden etkilemiş ve Mesih'in gelişiyle ilgili kehanetleri gerçekleştirmeye başlamıştı. Bununla birlikte Plan'ın bir ikinci etkisi daha vardı: Bugün dünyada hakim olan Düzen'in -ki buna en son olarak "Yeni Dünya Düzeni" dendi- altyapısı da bir taraftan oluşuyordu. Bu altyapının en önemli özelliği ise "seküler" yani din-dışı oluşuydu. ABD Büyük Mührü'nde Annuit Coeptis - Novus Ordo Seclorum (Başlanmışın Tamamlanması - Yeni Seküler Düzen) ibareleriyle vurgulanan bu özellik, Mesih Planı'nın bir parçasıydı aslında. Bu bölümde, Yeni Seküler Düzen'in nasıl kurulduğunu ve Avrupa toplumlarının nasıl olup da koyu dindar bir Ortaçağ düzeninden seküler bir düzene geçtiğini inceleyeceğiz.
Ali Bulaç, bir makalesinde "onikinci yüzyıldan başlayarak kademeli bir biçimde Avrupalı insanın kalbinde meydana gelen köklü değişimler ve dönüşümler"den söz eder.1 Bu köklü değişim ve dönüşümler, dini hayatın en büyük gerçeği olarak gören, bu dünyanın geçiciliğine inanan ve en büyük otorite olarak da dini otoriteyi tanıyan Avrupalı insanı yavaş yavaş dinden koparmış, onu, ilahi mesajı, dini otoriteyi tanımayan ve bu dünyayı tek hedef olarak benimseyen bir insan haline getirmiştir. Kısacası, Avrupa uzun bir dönüşüm sonucunda tek kelimeyle sekülerleşmiştir.
Bu dönüşüme değinmeden önce, Ortaçağ Avrupası'nı resmi tarihin kasıtlı karalamalarından uzak durarak tasvir etmekte yarar var. Avrupa, Ortaçağ boyunca temelde din tarafından yönetilen toplumlardan oluşuyordu. Din, insanların en büyük yol göstericisi olarak kabul ediliyordu. İnsanlar, kendilerinin ve içinde bulundukları evrenin Allah tarafından yaratıldığına ve yine O'nun tarafından yokedileceğine, ölümün ardından da O'na hesap vereceklerine inanıyorlardı. Toplum düzeni bu inanç üzerine, yani insanın ve evrenin "yaratılmış" olduğu gerçeğine dayanarak kurulmuştu.
Ancak Ortaçağ Avrupası, her ne kadar üstte sayılan doğruları içerse de, pek çok yanlışı da içinde barındırıyordu. Bir kere, "din" denilen şey, Allah'ın insanlara verdiği gerçek ve orijinal din (Hak Din) değildi. Dinin içine pek çok yabancı unsur karışmıştı. Dinin saflığının bozulması, taassubun doğmasına yol açmıştı. Kilise'nin tutucu ve dar görüşlü bazı yönleri vardı. Ayrıca dinin içine pek çok hurafe karışmıştı ve bu hurafeler de doğal olarak akla uygun gelmiyordu. İnsanlar, biraz da Kilise'nin baskısıyla, hurafelerle karıştığı için akılcı olmayan, insan ruhuna bazı yönlerde ters düşen bu dini biraz zorlanarak da olsa kabul ediyorlardı.
Bu durum böyle süremezdi. İki ihtimal vardı; birincisi, dinin içine sokulan hurafelerden temizlenmesi ve saf İsevi geleneğe dönülmesiydi ki bu Avrupalı insanın gerçek kurtuluşu (felahı) olurdu. İkinci ihtimal ise dinin tamamen reddedilmesiydi, ki bu da Avrupalı insanın felaketi anlamına gelirdi. "Avrupalı insanın kalbinde meydana gelen köklü değişimler ve dönüşümler" oluşturan sürecin sonucunda ikinci ihtimal gerçeğe dönüştü ve Avrupa sekülerleşti.
Peki bu büyük dönüşümün ardındaki itici güç neydi acaba? Her şey ekonomik, sosyal, kültürel değişimler sonucunda kendi kendine mi olup bitmişti, yoksa bu dönüşümün arkasında "birileri"nin rolü var mıydı?
Karl Popper'in felsefesine olan hayranlıkları nedeniyle "komplo teorileri"ne alerjileri olanlar bu sorudan hoşlanmayabilir, tarihsel gelişmelerin arkasında birilerini aramanın bilimsel olmadığını öne sürebilirler. Oysa biz böyle bir soru sormakta ısrarlıyız. Çünkü Avrupa'nın yaşadığı ve sonradan da tüm dünyaya ihraç ettiği büyük dönüşümün sonucunda ortaya çıkan şey "inkar"dır ve Kuran'da bizlere inkarın yalnızca kişilerin seçimi ile oluşmadığı, birileri tarafından üretildiği haber verilmektedir. Allah Kuran'da bildirdiği gibi, insanların dini inkara yönelmelerinin ardında, "müstekbirlerin" (Allah'a karşı büyüklenen ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaran önde gelen inkarcılar) kurdukları "hileli düzen"lerin büyük rolü vardır. Ayette bildirildiğine göre, bu müstekbirlere uyan halk, ahirette onlara "... siz gece ve gündüz hileli düzenler kurup bizim Allah'ı inkar etmemizi ve O'na eşler koşmamızı bize emrediyordunuz..." (Sebe Suresi, 33) diye seslenecektir.
İnkar yalnızca kendi kendine oluşmadığına, birileri tarafından üretildiğine göre, Avrupa'daki büyük dönüşümün de kimin tarafından üretildiği sorusu karşımıza çıkmaktadır. Acaba kim "gece ve gündüz hileli düzenler" kurarak, yani bilinçli ve sistemli bir biçimde Avrupa toplumlarını dinden uzaklaştırıp sekülerleştirmiştir?
Bu soru üzerinde düşünürken, ABD Büyük Mührü'nde yer alan "Başlanmışın Tamamlanması - Yeni Seküler Düzen" ibareleri, daha da anlamlı hale gelmektedir. Verilen mesaj ilginçtir: Sanki birileri, "başlanıp tamamlanan", yani planlı bir hareket sonucunda Yeni Seküler Düzen'i kurmuştur. ABD Büyük Mührü, bu seküler düzenin kim tarafından "başlanıp tamamlandığı" konusunda da sembolik mesajlar taşır: Sözkonusu ibarelerin ortasında "üçgen içinde göz" sembolü vardır; yani Yahudilik'ten mason localarına aktarılan klasik İbrani sembolü: "Rab (Yehova)nın bakan gözü" ... Sanki seküler düzeni kuranlar, bu sembolün sahipleridir.
Daha da önemlisi, sekülerleşmenin arkasında Yahudilerin rolü olduğunu Allah bizlere Kuran'da bildirmektedir. Nisa Suresi'nin 160. ayetinde "Yahudilerin yaptıkları zulüm ve birçok kişiyi Allah'ın yolundan alıkoymaları nedeniyle" lanetlendikleri haber verilir. Kuşkusuz Avrupa'da yaşanan (ve sonradan tüm dünyaya ihraç edilen) büyük sekülerleşme hareketi de, Kuran'da haber verilen değişmez kurallardan farklı bir şekilde gerçekleşmiş olamaz.

Katolik Avrupa Düzeninde Muhalefet

Ortaçağ boyunca hüküm süren Katolik Avrupa Düzeni oldukça istikrarlı bir düzendi. Kilise'nin egemenliğine karşı yüzyıllar boyunca hiçbir ciddi muhalefet yaşanmamıştı. Çünkü düzene muhalif olacak herhangi bir sosyal grup yoktu. İnsanlar dini otoritenin kurduğu hiyerarşik düzene sadakat gösteren, "hadlerini bilen" insanlardı ve kimsenin aklına dini otoriteye isyan etmek gibi bir düşünce yoktu. Avrupa toplumları, dini otoritenin bayrağı altında Hıristiyanlık bilinci ile birleşmiş ve homojen bir kültür oluşturmuşlardı. Bu nedenle de o dönemlerde kıtanın adı "Avrupa" değil, "Christendom" idi, yani "Hıristiyanya"...
Ancak Hıristiyanya içinde tek bir toplum vardı ki, kurulu düzene karşı büyük bir muhalefet hissi taşıyordu. Bu toplum, Avrupa'nın değişik bölgelerine azınlıklar halinde dağılmış olan Yahudi toplumuydu. Çünkü Yahudiler Katolik öğretisinde "İsa'nın katilleri" olarak tanınıyor ve sapkın bir dinin üyeleri olarak kabul ediliyorlardı. Bu nedenle de Yahudilerin Hıristiyanlarla eşit sosyal haklara sahip olması asla kabul edilmiyordu. Buna karşın, önceden de değindiğimiz gibi Yahudiler kendilerini "seçilmiş halk" olarak kabul ediyor, diğer ırklardan üstün olduklarına inanıyorlardı. Bu "üstün"lüklerinin tanınacağı ve diğer halkların kendilerine boyun eğeceği günü, yani Mesih'in gelişini sabırsızlıkla bekliyorlardı. Ve Kabalacılar, önceki bölümde incelediğimiz gibi, Mesih'in gelişini sağlamak için yaptıkları Plan'ı, Kristof Kolomb'un ünlü yolculuğu ile uygulamaya koymuşlardı.
Kısacası, Ortaçağ'ın sonlarına gelinirken, Yahudiler Katolik Avrupa Düzeni'nden rahatsız olan tek dikkate değer grup durumundaydılar. Kuşkusuz bu son derece önemliydi, çünkü önceki bölümde incelediğimiz gibi Yahudi önde gelenleri rahatsız oldukları bir durumu kabul etmezler, onu değiştirmeye çalışırlardı. Kabala, bu değişimin, "tarihin akışını değiştirme"nin anahtarıydı. Bu nedenle, Yahudi önde gelenleri kuşkusuz Katolik Avrupa Düzeni'ni de değiştirmeyi hedeflediler. Katolik Avrupa Düzeni'ni değiştirmek Mesih Planı'nın bir parçasıydı, ancak bu işe, Mesih Planı'nın asıl olarak uygulanmaya konduğu 1492 yılından da önceleri başlanmıştı.
Peki kurulu düzeni yıkabilmek için Yahudilerin izlediği yol neydi dersiniz? Kuşkusuz bu işi tek başlarına gerçekleştiremezlerdi. Kilise'nin sağlam otoritesine karşı, yalnızca tefecilik sayesinde elde ettikleri ekonomik güçlerine dayanarak karşı çıkamazlardı. Ancak bu ekonomik gücü ve birtakım "metafizik" maharetlerini kullanarak bir başka yol deneyebilirlerdi: Kilise'ye karşı olan başka güçlerle ilişkiye geçmek ve onları desteklemek...
Nitekim öyle de yaptılar. XII. yüzyıldan başlayarak Avrupa'da Kilise'ye karşı gelişen felsefi ya da politik tüm muhalefet denemeleri, arkalarında Yahudileri buldular. Kısa süre içinde Kilise'ye karşı bir tür "kutsal-olmayan ittifak" oluştu. Tüm Kilise karşıtı hareketler, kendilerine kucak açan Yahudi önde gelenleriyle ittifak içine girdiler. İlerleyen sayfalarda bu "kutsal-olmayan ittifak"ın nasıl oluştuğuna ve Avrupa üzerinde ne gibi etkileri olduğuna değineceğiz. Bu arada da bir yandan bir başka konuyu, mason örgütünün karanlık kökenini, bilinmeyen tarihini ve Yahudilerle olan ilginç ilişkisini çözmüş olacağız.
Bu nedenle Yeni Seküler Düzen'in hikayesine, mason örgütünün kökeninden, yani Süleyman Tapınağı Şövalyeleri'den başlamak gerekmektedir...

Tapınakçılar (Süleyman Tapınağı Şövalyeleri)

tapinak sovalyeleri
Tapınakçılar, Haçlıların eline geçen Kudüs’te kendilerine Süleyman Tapınağı’nı karargah edinen bir grup şövalyeden oluşuyordu. Ama Örgütün üyeleri, Kudüs’te yaşadıkları değişim sonucu, Hıristiyanlıktan büyük ölçüde ayrıldılar. Gizli toplantılar yapıyor ve bu toplantılarda homoseksüelliğe varan sapık ayinler uyguluyorlardı.
Hıristiyanlıktan ayrılmalarının en açık ifadesi ise gizli törenlerinde Hz. İsa’yı sembolize ettiğine inanılan haç’a “tükürmeleri” ve “üzerine basmaları”ydı. Yanda, Tapınakçılar’ı bu tür bir ayin sırasında tasvir eden bir çizim yer alıyor. Tapınakçılar, bunların yanısıra, Avrupa’ya uzanan kolları sayesinde, Ortaçağ Avrupası’nda hiç bilinmeyen bir işe, bir tür bankacılığa başladılar.
Örgütün böylesine büyük bir dönüşüm geçirmesi, kuşkusuz Kudüs’te farklı bir şeyler bulduğu anlamına geliyordu. Öyleydi de; Tapınakçılar, kendilerini Hz. İsa’ya düşman yapacak, tefeciliğe alıştıracak ve onlara kara büyüye varan ayinler öğretecek bir grupla, Kabalacılarla ilişkiye geçmişlerdi...
Tapınakçılar ya da uzun adıyla Süleyman Tapınağı Şövalyeleri, Ortaçağ Avrupa tarihinin en ilginç ve de gizemli konularından biridir. İngilizce'de adı "Templar Knights" olarak adlandırılan örgüt, aynı masonluk gibi hem yoğun bir mistik kökene ve bu mistisizmden kaynaklanan ritüellere hem de üyelerinin ortak "ekonomik çıkar"larına hizmet eden bir yapıya sahipti.
Örgütün kurulması Birinci Haçlı Seferi sayesinde oldu. Bilindiği gibi bu ilk sefer sonucunda Haçlılar, Kudüs'ü ele geçirmiş ve bir Haçlı Krallığı kurmuşlardı. Bu krallık, Selahaddin Eyyübi tarafından yıkılana dek, Kudüs'ü elinde bulundurdu. Haçlılar'ın Kudüs'ü ele geçirmesi, Kutsal Topraklar'ın yüzyıllar sonra batılıların eline geçmesi demekti. Tapınakçılar, işte bu dönemde ortaya çıktılar.
1118'de Haçlı Kralı II. Baudouin'ın saltanatı sırasında, Kudüs'e Payns'lı Hugues adlı birinin başkanlığında dokuz kişi gelmişti. "İsa'nın Yoksul Şövalyeleri" adında yeni bir tarikatın çekirdeğini oluşturdular. Ama kuracakları tarikat ne "İsa'nın Şövalye"si olacaktı ne de yoksul... Kral onları, çok önemli bir yere, Kudüs'teki Süleyman Tapınağı'nın olduğu noktaya yerleştirdi. (Hani şu, Yahudilerin Mesih'in gelişine yakın yeniden inşa edecekleri ve tarihin anahtarı saydıkları Tapınak)... Bu şövalyeler kısa sürede sayı ve güç yönünden geliştiler ve koruyucusu oldukları Tapınak'a nispetle Tapınak Şövalyeleri olarak anılmaya başladılar. Liderlerine de "Üstad" diyorlardı. En büyüklerine de "Büyük Üstad"...
Tapınakçılar gittikçe büyüyen bir örgüt haline geldiler. Yalnızca Haçlı Krallığı'nda değil, Avrupa'da, özellikle de Fransa'da çok sayıda Tapınakçı oluştu. Kutsal Topraklar'ın güvenliği onlardan sorulmaya başlamıştı.
Bu arada Tapınakçılar şirketleşmeye başladılar. Filistin'e gitmek için yola çıkan zengin hacıların değerli eşyalarını Avrupa'da devralıp karşılığında çekler veriyorlardı. Filistin'e ulaşan yolcular orada bu çekleri paraya çevirebiliyorlardı ama Tapınakçılar'a yüklü bir faiz geliri bırakarak. Çek hesabını, Floransalı bankerlerden önce onlar icad etmişlerdi. Bağışlarla, silahlı fetihlerle, parasal işlemlerden elde ettikleri yüzdelerle çok-uluslu bir şirket haline geldiler. İlk önemli kapitalizm uygulamalarının Amsterdamlı Yahudilerce uygulandığını biliyoruz. Ama görülen o ki, Tapınakçılar da faiz kullanarak bankerlik yapıp bir tür Ortaçağ kapitalizmi yaratmışlardı. Para yatırıp çekiyorlar, faizi işletiyorlar, büyük bir özel banka gibi işlem yapıyorlardı.
Tapınakçıların ekonomik boyutu, Michael Baigent ve Richard Leigh'in birlikte yazdıkları The Temple and the Lodge (Tapınak ve Loca) adlı kitapta da vurgulanıyor. Yazarlar, "modern bankacılığın kökeninin Tapınakçılar olduğunu", % 60'a varan faiz oranlarıyla borç veren örgütün "Avrupa'daki servetin büyük bir bölümünü elinde bulundurduğunu", Fransız ve İngiliz saraylarının örgüte büyük miktarlarda borçlandıklarını bildiriyorlar.2 Kitapta örgütün ekonomik rolü ile ilgili olarak şöyle deniyor: "Hiçbir Ortaçağ kurumu kapitalizmin yükselişine Tapınakçılar kadar katkıda bulunmamıştır." 3
Tapınakçılar'ın aslında bundan çok daha ilginç bazı özellikleri vardı. Bu özelliklerin başında tarikatın gizli tören ve ayinleri geliyordu. Uzun süre bu törenleri tarikata üye olmayan hiç kimse bilmedi. Fakat zamanla sızan bazı bilgiler, Tapınakçılar'ın gerçekte Hıristiyanlıktan büyük bir sapmayla uzaklaştıkları ve çok garip bazı uygulamalar içinde olduklarını gösteriyordu:
... Tapınakçılar'ın gizli ritüelleri ile ilgili ortada garip hikayeler dolaşmaya başlamıştı. Bu toplantılar son derece gizli tutulur, kapalı kapılar ardında gerçekleştirilirdi. Kapıda özel muhafızlar yer alırdı. Yayılan haberler, içerde son derece sapkın ayinlerin yapıldığı, İsa'ya küfredildiği, cinsel yönden sapkın ritler uygulandığı ve Bafomet adlı bir tür puta tapınıldığı şeklindeydi. Bafomet yerine bazen şeytanı sembolize eden bir kara kedi putu kullanıldığı söyleniyordu.4
Tapınakçılar, Umberto Eco
En solda Tapınakçılar’ın ünlü sembolü: Aynı ata binmiş iki Tapınakçı. Umberto Eco, örgütün böyle ilginç bir sembol seçmiş olmasının, homoseksüelliklerinin bir işaret olduğunu söylüyor.
Yanda ise Tapınakçıları yasadışı ilan eden Papa V. Clement.
Tapınakçıların bu tür bir sapma içinde olduklarına dair kuşkular iyice arttı. Zaten ortada bir gariplik olduğu belliydi: Eğer bilinen Hıristiyan törenlerini uyguluyorlarsa, neden bu derece büyük bir gizliliğe ihtiyaç duyuyorlardı? Bu kuşkuların sonucunda 1307 yılında Fransa Kralı ve Papa V. Clement'in emriyle Paris'teki Tapınakçılar, kaçanlar hariç, tutuklandılar. Gizli toplantılarında neler yaptıkları ile ilgili olarak sorgulandılar. İtiraflar ilginçti:
Tapınakçılar'ın çoğu, İsa'ya inanmayıp onu 'sahte peygamber' olarak gördüklerini kabul ettiler. Anlattıklarına göre, örgüte giriş töreni kapıları kilitli ve gizli bir odada yapılıyordu. Tarikata alınacak kişiden giysilerinin bir bölümünü, bazen de hepsini çıkarması isteniyordu. Bunun üzerine diğer tarikat üyeleri onu vücudunun değişik bölgelerinden öpüyorlardı. Sorgulanan Tapınakçılar'dan birisi, Guischard de Marzici, Hugh de Marhaud adlı bir Tapınakçı'nın tarikata alınış töreniyle ilgili ilginç şeyler anlatmıştı. Buna göre, Marhaud, küçük odaya alınmıştı, öyle ki kimse içerde ne olduğunu duyamıyor ve göremiyordu. bir süre sonra Marhaud odadan çıkarılmıştı; rengi sapsarıydı...   Tapınakçılar'ın sorgusu sırasında hemen hepsinin kabul ettiği ve kesinleşen bir şey var: Tapınakçılar'ın tapındığı bir tür put. Çoğu Tapınakçı bu figürü gördüğünü söylemiştir. Bazıları bu figürün uzun bir sakal ve parlak gözlere sahip korkutucu bir insan başı olduğunu itiraf etmiş, bazıları da bir kurukafa olduğunu bildirmiştir... Bazı Tapınakçılar ise gizemli bir kedi figüründen söz etmiştir. Ortak görüş, bu figürün Şeytan'ı temsil ettiği yönündedir.5
Jacques de Molay, Henry C. Clausen
Tapınakçılar’ın çoğu, Hıristiyan inancından sapıp, Hz. İsa’ya küfrettikleri, homoseksüel ilişkiye girdikleri ve büyü ayinleri yaptıklarını itiraf etmişlerdi. Bunun üzerine başta büyük üstad Jacques de Molay olmak üzere, tarikatın önde gelenleri idam edildi. Yanda Jacques de Molay’ın idamını gösteren bir tasvir yer alıyor. Görüldüğü gibi, Molay son derece mağrur ve masum, onu idam edenler ise vahşi ve bağnaz olarak gösterilmiş. Çizimde böyle bir “taraf tutma” uygulanmasının nedeni, resmin bir masonik kaynakta yer alıyor olması. Resmin yer aldığı ve masonluğun derecelerini anlatan “Clausen’s Commentaries on Morals and Dogma” adlı kitabın yazarı, İskoç ritinin 33. dereceden üstadı Henry C. Clausen
Tapınakçılar'ın cinsel sapkınlıkları ile ilgili olarak söylenen en önemli şey, birbirleriyle homoseksüel ilişki kurmuş olmalarıdır. Foucault Sarkacı adlı romanında Tapınakçılar'dan çokça söz eden Ortaçağ uzmanı Umberto Eco, bunu doğruluyor ve Tapınakçılar'ın homoseksüelliğinden şöyle söz ediyor:6
... Biraz düşünün. Tıpkı bir denizci yaşamı sürüyorlardı, aylarca çölün ortasın da, Şeytan'ın inine düşmüşsün, geceleyin, aynı kaptan yemek yediğin birisiyle aynı çadırı paylaşıyorsun. Uykusuz, üşümüş, susamış, için korku dolu, anneni özlüyorsun. Ne yaparsın?...   Erdenlik andı içmemiş öteki askerlerin arasında, nasıl bir cehennem yaşamı sürdürdüklerini düşünün. Bir kenti ele geçirdiklerinde, onlar, gözleri kadife gibi Mağribi kızların ırzına geçerken, Lübnan'ın sedir ağaçlarının güzel kokuları arasında Tapınak Şövalyesi ne yapsın? Onun payına da Mağribi oğlanlar düşüyordu... Tapınak şövalyelerinin mührü, biri öbürünün arkasında, aynı ata binmiş iki kişi olarak betimler onları. Neden peki? Yasa herbirinin üç atı olmasına izin vermiyor muydu?...7
Yıllar süren sorgu ve mahkemeler sonucu bu sapkınlıklarının açığa çıkmasının ardından Tapınakçı tarikatı, Papa V. Clement tarafından tamamen yasaklandı. Tapınakçılar'ın büyük üstadı Jacques de Molay 1314'de haç üzerinde yakılarak idam edildi. Papa tüm Avrupa krallarından ülkelerindeki Tapınakçıları tutuklayıp Kilise mahkemelerine teslim etmelerini istedi.
Tarikat belki resmen kapatılmıştı ama fiilen hiç yok olmadı. The Encyclopedia of the Occult (Okültizm Ansiklopedisi) bu konuyla ilgili olarak şunları söylüyor:
Konuyla ilgili çoğu kaynak tarafından, Büyük Üstad Jacques de Molay'ın ölümüyle birlikte, hayatta kalan Tapınakçılar tarafından bir komplo tasarlandığı öne sürülür. Buna göre, Tapınakçılar'ın amacı, kendilerini yasaklayıp Üstad'larını öldüren Papalığın ve bazı Avrupa krallıklarının yıkılmasıdır. Bu amacın nesiller boyunca aktarıldığını ve Tapınakçılık'ın devamı olan İllüminati ve masonluk gibi örgütlerce sürdürüldüğü söylenir. Masonluğun etkisiyle gelişen ve Fransız tahtının yokolmasını sağlayan Fransız Devrimi de bunun bir sonucu olarak yorumlanır...8
Hatta, yaygın bir söylentiye göre, Fransız Devrimi sırasında Kral XVI. Louis'nin giyotinle kafasının kesildiği gün, bilinmeyen biri sekiye çıkar, 'Jacques de Molay, öcün alındı!' diye bağırır.9
Tapınakçılar'dan masonlara uzanan sözkonusu zinciri biraz sonra inceleyeceğiz. Ama önce, Tapınakçılar'ı Hıristiyanlıktan böylesine bir sapmaya götüren etkenin ne olduğuna bir bakalım.
Tapınakçılar Kudüs'te ne bulmuşlardı dersiniz?...

Tapınakçılar ve Kabalacılar

Tapınakçılar, Kudüs'ün en can alıcı bölgesine yerleşmişlerdi: Süleyman Tapınağı'nın bulunduğu yere. Yani, Yahudilerin MS 70 yılında Kudüs'ten sürülmeleriyle yıkılan ve 19 yüzyıldır yeniden inşa etmek için can attıkları mabede. Acaba Tapınakçılar, o dönemde önemli bir Yahudi nüfusuna ve Kabala faaliyetine ev olan Kudüs'te bu Kabala ruhundan tatmışlar mıydı?
Tarih kitapları, Haçlılar'ın Müslümanlara olduğu gibi Yahudilere de acımasız davrandığını bildirir. İlk Haçlı Seferi ile Kudüs'e giren Hıristiyanlar, çok sayıda Yahudi de öldürmüşlerdir. Ancak, genel Haçlı ordusundan çok farklı bir yapıya sahip olan "Müslümanların karnını deşmekten çok zevk alan" Tapınakçılar'ın Yahudilerle herhangi bir çatışmaya girdiğine dair bir kayıt yoktur.
Ancak, Tapınakçılar'ın Yahudilerle çatışmak bir yana, Yahudi önde gelenlerinin taşıdığı Kabala geleneğinden etkilendiğine dair bazı ilginç kayıtlar vardır. Umberto Eco, Tapınakçılar'ın Kabala'dan etkilendiklerini sık sık vurgular. Kabalacıların, eski Mısır zamanındaki firavunlara uzanan bir "giz"e sahip olduklarını anlatır. Buna göre, Eski Mısırlılar'ın sahip olduğu bir takım "giz"ler (anlaşılan büyü), Yahudi önde gelenleri tarafından öğrenilmiş ve sonra da bu Yahudiler tarafından Eski Ahit'in ilk beş kitabına (Muharref Tevrat) serpiştirilmiştir. Ancak üstü kapalı bir biçimde anlatılmış olan bu "giz" ancak Kabalacılar tarafından anlaşılabilmektedir (Zaten daha sonra İspanya'da yazılacak ve Kabala'nın temeli haline gelecek olan Zohar, bu sözkonusu beş kitabın "giz"lerini konu edinecektir). Umberto Eco, Kabalacılar'ın Eski Mısır'dan devraldıkları bu "giz"in Süleyman Tapınağı'nın ölçülerinden de okunduğunu söyledikten sonra, Tapınakçılar'ın bu gizi, o dönemde Kudüs'te bulunan Kabalacı hahamlardan öğrendiklerini bildiriyor: "... Gizi Tapınak'ın açıkça söylediği şeyi sezinleyenler, Filistin'de kalan bir avuç hahamdır yalnızca... Tapınakçılar da onlardan öğreniyorlar." 10 Eco ayrıca Tapınakçılar'ın "gizli İbrani mezhepleriyle bağlantıya geçtiklerini" de yazar.11
Tapınakçılar'ın Kabalacılar'dan öğrendikleri ve Eski Mısır'a uzanan bu "giz"in bir tür kara büyü olduğunu anlamak pek zor değildir. Tapınakçılar'ın bu "giz"e ulaşmalarıyla uygulamaya başladıkları garip ayinler bunu gösterir. Zaten kitabın Giriş bölümünde de Kabalacılar'ın, metafizik yöntemleri kullanarak fiziksel dünyayı etkilemeye çalıştıklarını, kısacası "büyücü" olduklarını incelemiştik.
Tapınakçılar'ın mistik Yahudi mezheplerinden etkilenmiş olduklarına, İngiliz tarihçi Michael Howard da The Occult Conspiracy adlı kitabında değinir. Kitapta bildirildiğine göre, İsrailli arkeolog Dr. Hugh Schonfield, 1940'lı yıllarda bulunan Ölü Deniz Roleleri (Dead Sea Scrolls) üzerinde yaptığı araştırmalar sonucunda, Tapınakçılar'ın elde ettikleri okült (batıni) bilgilerin kaynağının MS 1 ve 2. yüzyıllarda Filistin'de faaliyet gösteren Essenler adlı Yahudi tarikatı olduğunu ortaya çıkarmıştır. Essenler, Hz. Süleyman zamanından beri Filistin civarında varlığını koruyan gizli mistik Yahudi mezheplerinin bir devamıdır. Schonfield'a göre, Hz. Süleyman Tapınağı'nın inşasını üstlenen ustaların taşıdıkları giz, Essenler aracılığıyla diğer bazı Yahudi mezheplerine, onlardan da Tapınakçılar'a aktarılmıştır.12
Aslında bu gizli bağlantıların yanısıra Tapınakçılar'ın Yahudi öğretisinden etkilenmiş olduklarını ortaya koyan görünür işaretler de vardır. Bunların başında Ortaçağ Avrupası için çok yabancı bir kavram olan faiz sistemi ve bankacılığın Tapınakçılar tarafından uygulanmış olması gelir. Bilindiği üzere, faiz Katolik öğretisinde günahtır ve Ortaçağ boyunca Avrupa'da faiz uygulayan tek topluluk Yahudiler olmuştur. Şimdi Yahudilerin ardından bir de Tapınakçıların faiz sistemini benimsemiş olmaları, iki taraf arasındaki ilişkinin göstergesidir. Ayrıca Tapınakçılar'ın Hz. İsa'ya olan düşmanlıklarının da tek açıklaması yine "Yahudi bağlantısıdır": Bu düşmanlık Kudüs'te başlamıştır ve Kudüs'te bulunan üç toplum Hıristiyanlar, Müslümanlar, Yahudiler arasında Hz. İsa'ya düşmanlık besleyenler kuşkusuz ancak Yahudiler olabilir.
Bu arada, Tapınakçılar bir de İslam coğrafyasında gelişen en sapkın tarikatlardan biri olan Haşhaşiler'le de ilişki kurmuşlardır. Konuyla ilgili diğer kaynakların büyük bölümü bu bilgiyi doğrular. Umberto Eco, Tapınakçılar'la Haşhaşiler'in ilişkisini şöyle anlatır: "Açık arazide birbirlerinin karınlarını deşi-   yorlar ama gizlice birbirlerini kucaklıyor, gizemli görüntüler, büyü formülleri, simya incelikleri fısıldıyorlardı birbirlerine..." Eco, ayrıca Tapınakçılar'ın Haşhaşi'lerden, uyuşturucu kullanmayı ve "anüs öpme" gibi sapkın "ayin"leri öğrendiklerini bildirir.13 İlginç olan bir başka nokta, Haşhaşi bağlantısının içinde de bir Yahudi bağlantısı bulunmasıdır. Amerikalı tarihçi Eustace Mullins, Haşhaşiler'in lideri Hasan Sabbah'ın, o dönemde Yahudi olmasına rağmen vezir makamına kadar yükselmiş olan Ebu Mansur Sedakah İbn-i Yusuf tarafından korunmasına dikkat çekerek, tarikatı "Judeo-Shi'ite" (Yahudi-Şii) tarikatı olarak nitelendiriyor.14

Yeraltında Devam Eden Kabalacı-Tapınakçı İlişkisi

Haşhaşiler'den edindikleri cinsel sapkınlık "çeşni"lerinin yanında, Tapınakçılar kuşkusuz asıl ilimlerini Kabala'dan aldılar. İlginç olan, Kabalacılar'ın gizleriyle ve Yahudi düşüncesiyle aydınlanan Tapınakçılar'ın, Kudüs sonrasındaki karargahlarında da hep Kabalacılar'la ilişki içinde olmayı sürdürmeleriydi.
Tapınakçılar, 1314'de yasaklanıp önde gelenlerinin çoğunun idam edilmesinin ardından, Avrupa'nın farklı bölgelerinde kendilerine güvenli yerler bulup, varlıklarını sürdürmüşlerdi. Anlatıldığına göre, Paris'teki Tapınakçılar'ın bir bölümü, haklarında tutuklama kararı çıkmadan bir gece önce gizlice şehirden ayrılmışlardı. Bu yeraltı Tapınakçıları'na Yeni-Tapınakçılar adı verildi. Yeni-Tapınakçılar'ın sığındıkları yer ise, Güney Fransa'daki Provins bölgesiydi. Provins, uzun yıllar boyu Yeni-Tapınakçılar'ın kalesi oldu. Eco, Provins'le ilgili olarak şunları yazıyor:
Provins büyülü bir yer, hala buram buram giz kokuyor... Tapınakçılar orada kendilerini evlerinde gibi duyumsuyorlardı. Kentte tarih öncesi zamanlardan kalma tüneller vardı. Tepenin ardında boydan boya uzanan, bugün hala bazılarını gezebileceğiniz bir katakomblar ağı. İnsanların gizlice toplanabileceği yerler... Kralın adamları Provins'e de geliyorlar kuşkusuz. Yüzeydeki Tapınakçılar'ı tutuklayıp Paris'e götürüyorlar... Ama Provins çözülmüyordu. Provins, yer altındaki yeni-Tapınakçılar'ın yeri... Bir yapıdan ötekine ulaşan tüneller; bir ambara ya da depoya giriyor, bir kiliseye çıkıyorsunuz... Her mahzen, daha doğrusu her yeraltı odası bir tünele açılıyordu.15
Ancak yeraltı tünelleriyle ve "insanların gizlice toplanacağı yerler"le dolu olan Provins'te Tapınakçılar yalnız değildi. Provins, Tapınakçılar'dan başka birilerinin daha merkeziydi: Kabalacıların... Encyclopaedia Judaica şöyle yazıyor:
Ortaçağ Avrupası'nda Kabala'nın ilk çıkışı Güney Fransa'daki Provins'te oldu. 1150 ile 1200 yılları arasında Provins'te ilk Kabalistik çalışmalar başladı. Sefer ha Bahir kitabı bu tarihler arasında yazıldı... Daha sonra Kabala çalışmaları daha da yoğunlaştı... Provins'teki Kabala birikimi, daha sonra İspanya'da gelişecek olan Kabala akımına zemin hazırlamıştır.16
"Gizli tünellerin ve buluşma yerlerinin merkezi" olan Provins, hem Kabalacıların hem de Tapınakçılar'ın karargahıydı. Anlaşılan, bu mistik yerde, Kudüs'te başlayan Kabalacı-Tapınakçı yakınlaşması devam etmişti. Umberto Eco da, "Provins Kabalacıları aracılığıyla Yeni-Tapınakçı kanadın esinlendiğini" bildiriyor.17 Provins'in bu Kabalistik atmosferinden ünlü kahin Nostradamus'un çıkmış olması da bu nedenle pek şaşırtıcı değil.18
Provins, gizlenerek yer altına inen Tapınakçılar'ın tek sığınağı değildi; Provins'e gidenler Fransız Tapınakçıları'ydı. Tapınakçılar'ın bir başka karargahı ise Portekizli biraderlerin yerleştiği Tomar Kalesi'ydi. Tomar da Provins gibi gizemli ve mistik bir yerdi. Ama asıl ilginç olan burada da Tapınakçılar'la Yahudiler arasında çok yakın ilişkiler kurulmuş olması. Eco, romanındaki karakterin Tomar'a yaptığı ziyareti şöyle anlatıyor:
Tomar, Portekizli Tapınakçılar'ın sığındıkları kaleydi... Tomar, tıpkı bir Tapınakçı kalesini tasarlayabileceğim gibiydi... (Rehberle birlikte) bir mahzene indik. Birkaç basamak indikten sonra, taş bir zeminden geçilerek apsise ulaşılıyordu... Her biri gül biçiminde, biri ötekinden daha büyük, sonuncusu bir kuyunun üstüne konmuş, yedi kilittaşının altından geçilerek varılıyordu oraya. Bir Tapınakçı manastırında, üstelik kesinlikle Gül-Haç manifestolarından önce yapılmış bir salonda, Haç ve Gül... Onarımı henüz tamamlanmamış, birkaç tozlu eşyayla donatılmış, rastgele girdiğim bir odada gelişigüzel yere yığılmış koca koca karton kutular gördüm. Kutuları rastgele karıştırırken, büyük bir olasılıkla, XVII. yüzyıldan kalma İbranice kitaplardan parçalar buldum. Yahudiler'in Tomar'da ne işleri vardı? Bana kaleyi gezdiren rehber, Şövalyeler'in (Tapınakçılar'ın) yerel Yahudi topluluğuyla iyi ilişkiler içinde olduklarını söyledi. Pencereden, Fransız üslubunda, zarif bir labirent biçiminde tasarlanmış küçük bir bahçe gösterdi bana. Bunun, Samuel Schwarz adında bir onsekizinci yüzyıl Yahudi mimarının yapıtı olduğunu söyledi...19
Encyclopaedia Judaica da, Tomar'da 14 ve 15. yüzyıllarda "son derece aktif bir Yahudi cemaati" olduğunu bildirir.20 Böylece Kudüs'te başlayan etkileşim, Avrupa'da da sürmüştür. Kabalacılarla aynı yerlerde mesken tutup, "İbranice kitaplar" hatmeden Tapınakçılar, Yahudi mistisizminin gücüne kapılmışlardır.
İki tarafın arasındaki tek paralellik, mistik boyut değildir. Her iki taraf da benzer hedefler peşindedir. Yazının başında Yahudilerin Ortaçağ'daki Katolik Avrupa Düzeni'ne muhalif en büyük grup olduğunu ve bu düzeni yıkabilmek için başka muhalif gruplarla ittifak içine girdiklerinden söz etmiştik. İşte bu başka muhalif grupların en önemlisi Tapınakçılar'dı. Tapınakçılar, önceleri büyük bir ekonomik ve siyasi güce sahipken, Papa ve ona bağlı krallıklar tarafından yasaklanmış ve sindirilmiş bir gizli örgüt konumundaydı. Dolayısıyla Kilise'ye ve ona bağlı krallıklara derin bir nefret besliyor ve öç alma isteğiyle yanıp-tutuşuyorlardı. Yahudiler de, önceden de değindiğimiz gibi benzer bir konumdaydılar. Filistin'den sürülmüşler, Avrupa'nın hemen her ülke-sine azınlık olarak dağılmışlardı. Katolik Avrupa onlara "İsa'nın katilleri" gözüyle bakıyordu. Oysa onlar, "Tanrı'nın seçtiği üstün ırk" olduklarına inanıyorlar ve tüm dünyanın bu üstünlüklerini kabul edecekleri bir günün, yani Mesih döneminin gelmesini bekliyorlardı. Papa'ya ve ona bağlı olan krallıklara bakış açıları Tapınakçılar'ınkinden farklı değildi.
University of Reading'den tarih profesörü Malcom Barber, Tapınakçılarla ilgili olarak yazdığı The Trial of the Templars (Tapınakçılar'ın Yargılanışı) adlı kitabında, 14. yüzyılın başında Tapınakçılar'la Yahudilerin aynı sosyal durumda olduklarına dikkat çekiyor. Yahudilerin Katolik Avrupa düzenine göre kafir sayılıp dışlandıklarını ve böylece "out-group" (dış-grup) konumunda olduklarını hatırlatan Barber, tutuklanıp yargılanmalarıyla birlikte Tapınakçılar'ın da aynı statüye geldiğini vurguluyor.21
Kısacası, her iki taraf da kurulu düzenden, Katolik Avrupa Düzeni'nden hoşlanmıyordu. Her iki taraf da yeni bir düzen kurma hedefindeydiler. Bunu nasıl yapabilirlerdi? Ve ne gibi bir ortak noktada buluşabilirlerdi?
Yahudi önde gelenlerinin, kurulu düzeni istedikleri biçimlere sokmanın yolunu Kabala'da ve Sefirot teorisinde bulduklarını kitabın Giriş bölümünde incelemiştik. Bu teoriye göre dünyadaki olaylar da tüm yaratılmış şeyler gibi Sefirot şemasına uygun işliyordu ve Sefirot üzerinde oynamalar yapılarak tarihin akışına yön verilebilirdi. Kabalacılar, bu yöntemle dünyanın akışını etkileyebilecek dev bir güce sahip olduklarına inanmışlardı.
Kabala'dan ve Kabalacılardan son derece etkilenmiş olan Tapınakçılar da herhalde bu "dünyanın akışını değiştirme" teorisini görmemezlik edemezlerdi. Eğer Yahudi önde gelenleri böyle bir güce sahiplerse ve bu güçle yapmak istedikleri de kendi hedefleriyle uyuşuyorsa, Tapınakçılar neden bu planı desteklemesinlerdi? Neden dünya görüşü yönünden de anlaştıkları Yahudilerle bir ittifaka girişmesinlerdi? Katolik Avrupa düzeni yüzünden ellerinden kaçırdıkları ve onlara büyük kazanç sağlayan kurmuş oldukları faize dayalı sistem de, zaten Yahudi patentli bir sistem değil miydi?...
33. dereceden İskoç Riti büyük üstadı olan Albert Pike, 1871 yılında yayınlanan Morals and Dogma adlı kitabında Tapınakçılar'ın büyük hedefinden söz etmiş ve şöyle demişti: "Tapınakçılar, en baştan beri Roma'nın (Papalık) ve onun krallarının egemenliğine karşıydı. Amaçları, zenginlik ve güç elde etmek ve gerekirse savaşarak Kabalistik dogmayı yerleştirmekti." Kuşkusuz aynı hedeflere Yahudiler de sahipti. Her iki kanadın da istediği Kilise'nin gücünün ortadan kaldırılmasıydı... Aynı zamanda, Kilise ile işbirliği içindeki monarşilere, en başta da Fransız monarşisine düşmandılar. Bunları yıkıp, yerine "Kabalistik dogmayı", yani Yahudi öğretisindeki dünya ve evren anlayışını yerleştirmek istiyorlardı. İki taraf arasındaki bu ittifak, dünya tarihi açısından çok büyük bir dönüm noktasıydı. İlerleyen sayfalarda bunu birlikte göreceğiz...
Tapınakçılar 1314'de kesin olarak yasaklanmışlardı ama hiçbir zaman yok olmadılar. Yaygın bir iddiaya göre, Büyük Üstad Jacques de Molay, Papa'nın emriyle idam edilmeden bir gece önce, güvendiği adamlarından birini örgütün eski üstadlarının gömülü olduğu Paris'teki gizli kutsal mezara yollamıştı. Molay'ın görevlendirdiği bu Tapınakçı, sözkonusu mezardan örgüt için kutsal sayılan bazı emanetleri, en başta da Süleyman Tapınağından alınmış yedi kollu bir şamdanı aldı ve örgütün "bekası" için yeni bir güvenli yere götürdü.22 Bu, örgütün hiçbir zaman yok olmayacağını, Kilise'nin tüm baskısına rağmen yaşayacağını sembolize ediyordu.
Öyle de oldu. Tapınakçılar hiçbir zaman yok olmadılar. Zamanla kendilerini legal hale getirmek için çalışmaya başladılar. Farklı isim ve görüntüler altında yeniden örgütlendiler. Böylece yeni-Tapınakçılık'tan doğan örgütler ortaya çıktı. En önemlileri kısa sürede tam Avrupa'ya yayılarak büyük bir siyasi güce ulaşacak olan masonluktu...

Tapınakçılar'dan Masonlara...

Masonluğun kökeni hakkında farklı teoriler öne sürülür. Kimi masonlar, örgütlerinin kökenini, Ortaçağ'da İngiltere'de var olan duvarcı loncalarına dayandırırlar. "Operatif masonluk" olarak da adlandırılan bu loncaların temel kuralı olan karşılıklı yardımlaşma ve koruyup-kollama, zamanla gerçekten duvarcı olmasa da, bu yapıya ilgi duyan başka insanlarca da benimsenmiş ve böylece bir insanın gerçekten duvarcı olmasa da bu derneklere girebildiği anlamına dayanarak "spekülatif masonluk" doğmuştur. Bu teoriye göre, masonluk, yalnızca Ortaçağ İngilteresi'nde hüküm süren duvarcı loncalarının bir uzantısı olan ve karşılıklı yardımlaşma ve dayanışmaya dayanan bir dernektir.
Ama masonluğu bu denli masum bir çerçeve içinde gösteren bu açıklama, neden bu örgütün son derece gizli olduğunu açıklamaya yetmez. Örgütün üyelerinin neden masonluk sırlarını açıklamama konusunda, "verdiğim sözleri yerine getirmediğim takdirde, kalbim göğsümün sol tarafından, dilim ağzımın dibinden koparılacak, boğazım kesilecek, vücudum vahşi atlar tarafından parçalanacak, med ve cezirin aktığı bir noktada deniz kumunun içinde 24 saat gömülecek, sonra kül oluncaya kadar yakılıp, dört rüzgarın estiği bir yerde havaya atılacak ve hatıram tamamen kaybolmuş olacaktır" gibi etkileyici yeminler ettiklerini açıklamaz.23
Yine de bu teori, masonlukta aşikar olan ve hemen herkesçe kabul edilen Yahudi etkisinin kökeni hakkında pek bir fikir vermez.
Çünkü, sözkonusu örgütü, bu duvarcı loncalarından, modern mason derneklerine teorisi ile açıklamaya çalışanlar, masonluğun kökeni ile ilgili çok önemli bir konuyu atlamaktadırlar. Masonların, Süleyman Tapınağı'nın inşasını üstlenmiş olan Hiram Abiff'i ilk büyük üstad olarak kabul ettiklerini göz ardı etmekte, Süleyman Tapınağı'nın ve Tevrat'ta Tapınak'la ilgili olarak anlatılan tüm olay ve sembollerin masonik literatürde ne denli büyük bir yer kapladığını gündeme getirmemektedirler. Oysa Kitabın başından beri önemini incelediğimiz ve belli çevreler için tarihin bir tür anahtarı olarak kabul edildiğini gördüğümüz Süleyman Tapınağı, masonluk öğretisinde dev bir yer tutar. Öyle ki, üstadlık derecesine ulaşan masonlar, sembolik olarak, Tapınak'ın inşasını yöneten duvarcı ustası Hiram Abiff "olurlar"...
Bunları göz önünde bulundurunca akla şu soru gelmektedir: Yeni ve yakın çağda İngiltere'de doğup gelişmiş olan mason örgütlenmesinin, binlerce yıl önce yapılmış ve yine binlerce yıl önce yıkılmış olan Süleyman Tapınağı'yla ne ilgisi vardır ki? Bu büyük zaman boşluğu içinde, Süleyman Tapınağı'yla en az binbeşyüz yıl sonra ortaya çıkacak olan mason örgütü arasındaki bağ nedir?
Bu iki şeyi birbirine bağlayan geçiş aşaması ne olabilir?
Bu sorunun cevabını aramaya kalktığımızda, kaçınılmaz bir biçimde Tapınakçılar'la karşılaşıyoruz. Çünkü masonluk dışında Batı dünyasında kurulmuş ve felsefesinin temeline Tapınak'ı yerleştirmiş olan tek örgüt onlarınkidir. Avrupa'ya, Tapınak ritüellerini, Kabala'yı ve Yahudi etkisini taşıyan onlardır. Bu nedenlerle yasaklanan, sonra da yer altına inip legal hale gelmeye ve düşmanlarından intikam almaya çalışan da onlardır.
Tapınakçılar'la masonların arasındaki ilişkiyi inceleyen tarafsız tarihçilerin verdiği cevap genellikle aynıdır: Masonlar, Tapınakçılar'ın devamıdır.

İskoçyalı Tapınakçılar, 1381 Köylü Ayaklanması,
John Wycliffe ve Tarihin İlk Protestan Deneyimi

john_wyclife
John Wyclife
Tapınakçılar-masonlar ilişkisini inceleyen çok sayıda kaynak kütüphaneleri doldurmaktadır. Ama bunların hepsinin objektif ve tutarlı olduğu söylenemez. Konuyu inceleyen ve objektif ve tutarlı olduğuna kuşku olmayan en önemli kaynaklardan biri ise Amerikalı tarihçi John J. Robinson tarafından yazılan Born in Blood: The Lost Secrets of Freemasonary (Kan İçinde Doğmak: Masonluğun Kaybolmuş Sırları) adlı kitaptır. Amerika'daki masonik yayın organlarından The Maine Mason, Robinson'ın kitabını, "bir mason-olmayan biri tarafından masonlukla ilgili olarak yazılmış en iyi araştırma" olarak tanıtıyor.
Ortaçağ İngilteresi ve Haçlı Seferleri uzmanı olan Robinson'un kitabı iki ana bölüme ayrılmış: Birinci bölüm Tapınakçılar, ikincisi masonlar. Kitabın sunuş kısmında şu satırlar yer alıyor:
Masonluk, 1717'de Londra'da varlığını dünyaya duyurmadan önce de, gizli ritüel ve sembolleri asırlardır kullanılıyordu. Bir kere tanındıktan sonra, masonluk tüm dünyaya yayıldı ve kralları, imparatorları ve devlet adamlarını içine aldı. Bunun yanında Amerika'da George Washington ve Sam Houston, Meksika'da Juarez, İtalya'da Garibaldi ve Güney Amerika'da Simon Bolivar gibi devrimcileri de localarına kattı. Humeyni gibi bazı liderlerce de yasaklandı. Peki ama bu örgütün gücü nereden geliyordu? 270 yıl kadar önce ortaya çıkmadan evvel, asırlardır ne yapıyordu? Ve neden katolik kilisesi ile bu kadar kanlı-bıçaklı düşman oldu? Bu ilginç çalışma, bu soruların cevabını veriyor ve İngiltere'deki Tapınak Şövalyeleri'nin, Papa ve kralın tutuklamasından kaçarken, daha sonra masonluk adını alacak olan, karşılıkla korunmaya dayalı bir gizli dernek kurduklarını kanıtlıyor. Yıllar süren titiz bir araştırmaya dayalı olan bu kitap, masonların hala gizli kalmış sırlarını çözüyor. Kitap, aynı zamanda, Protestan reformunu sağlayan tarihi gelişmeleri de yeni bir bakış açısıyla tekrar incelememizi sağlıyor.
Önceki sayfalarda Tapınakçılar'dan söz ederken, Hıristiyanlıktan büyük bir sapma yaşamakta olduklarının ortaya çıkmasından sonra, Papa ve Fransa Kralı tarafından haklarında tutuklama kararı çıktığını gördük. Tutuklama ve sorgulamaların ardından Büyük Üstad Jacques de Molay'ın idam edildiğine, örgütün kaçabilen üyelerinin yer altına indiğine ve saklandıkları karargahlarında Kabalacılar'la sürdürdükleri yakın ilişkilere değindik.
Ama yeraltına inen Tapınakçılar'ın arasında ilerde en büyük etkiye sahip olacak olanları İngiliz grubuydu. Born in Blood, işte bu İngiliz grubunun öyküsünü anlatıyor. John J. Robinson, İngiliz Tapınakçıları'nın, diğer biraderlerinden çok daha "avantajlı" olduklarını anlatarak konuya giriyor:
John Wycliffe, lollards
Yandaki çizimde, John Wycliffe, “Lollards” adı verilen müridlerini, Katolik kilisesi aleyhine propaganda yapmaları için ülkenin değişik yerlerine gönderiyor. Tarihçiler, Avrupa’nın ilk önemli Protestan deneyimi olan “Lollard”ların, gizli hücreler halinde örgütlendiklerini bildirir. John J. Robinson ise, bu örgütlenme biçimini açığa çıkarıp, “Lollard”ların, Katolik kilisesine büyük düşmanlık besleyen Tapınakçılar (Masonlar)la işbirliği içinde, hatta “özdeş” olduklarını kanıtlıyor.
Papa'nın Tapınakçılar'ın tutuklanması ile ilgili isteği, İngiltere'ye ulaştığında, genç kral II. Edward, Papa'nın isteğine karşı çıkarak, Tapınakçılar'ı savundu. İngiliz Kralı, ancak Papa'nın bu konuda kesin bir emir çıkarmasının ardından harekete geçmek zorunda kaldı ve tutuklamaya başladı. Bu İngiliz Tapınakçılar'ına kaçmak için üç aylık bir avantaj sağlamıştı. İskoçya'da ise durum onlar için daha da elverişliydi: Papalık'ın kurumları henüz İskoçya'da kurulmamıştı. Bu şartlar altında, İngiltere ve de özellikle İskoçya, Tapınakçılar için çok elverişli bir sığınak oldu.24
Robinson, daha sonra Tapınakçılar'ın Papalık ve krallıklara karşı duyduğu nefret ve intikam duygularını hatırlattıktan sonra, Tapınakçılar'ın İngiltere'deki ilk icraatlarına değiniyor. Buna göre, Tapınakçılar'ın ilk etkisi 1381'de patlak veren ve Kilise ve kral karşıtı kanlı bir başkaldırış denemesi olan Köylü Ayaklanması (Peasent's Revolt) sırasında görülüyor. Robinson, tarihçilerin genelde bu ayaklanmayı organize eden bir "gizli dernek" olduğunu kabul ettiklerini ama bu derneği tanımlamadıklarını hatırlatıyor ve Winston Churchill'in The Birth of Britain (Britanya'nın Doğuşu) adlı kitabından şöyle bir alıntı yapıyor: "1381 yazında İngiltere'de büyük bir kargaşa yaşandı. Arkasında büyük bir organizasyon yatıyordu. Orta İngiltere'deki köyleri gezerek ayaklanmayı alevlendiren ajanlar, Londra'da toplandığını söylenen bir 'Büyük Dernek' tarafından yönlendiriliyordu." 25
Robinson, bu 'Büyük Derneğin' Tapınakçılar olduğunu kanıtlıyor. O dönemde varlığını sürdüren ve Papalık'a ve Papa'ya bağlı monarşilere karşı olan tek örgüt durumundaki Tapınakçılar'ın, anti-monarşi ve anti-kilise özelliği taşıyan Köylü Ayaklanması'nın ardındaki organizasyon olduğunu anlatıyor. Ayaklananların, Londra'nın ele geçirdikleri tüm yapılarını kiliseler dahil yağmalarken, Tapınakçılar'ın kutsal saydıkları ve Süleyman Tapınağı ile özdeşleştirdikleri ve "Tapınak" adını verdikleri kiliseye dokunmadıklarına dikkat çekiyor.
Köylü ayaklanmasının en önemli özelliği ise Katolik kilisesine düşmanlığı temsil ederken, bir yandan da Avrupa'da ilk sayılabilecek bir tür Protestan akımıyla işbirliği içinde olmasıydı. İngiltere Başpiskoposu'nun öldürülmesiyle rengini bulan ayaklanma, basit bir Kilise nefretinin yanında, Protestan ideolojisinin de ilk örneğini içinde barındırıyordu. Ayaklanmanın dini boyutunun lideri John Wycliffe adlı bir rahipti. Wycliffe, Luther'in yaklaşık iki asır sonra ortaya atacağı doktrini ana hatlarıyla çizmiş, Katolik kilisesinin otoritesine karşı isyan bayrağı açmıştı. Devleti dinden ayırmanın ilk ideolojik temellerini seslendirmişti. Aynı Luther ve Calvin ikilisinde olduğu gibi Wycliffe'in görüşlerini benimseyip savunan bir ikinci "Protestan" lider daha vardı; John Ball. Wycliffe'den daha da eylemci olan Ball, köylü ayaklanmasının önemli bir simgesi oldu.
İlginç olan İngiltere'de filizlenen bu ilk protestan denemesinin o dönemde var olan gizli örgütlerle olan ilişkisiydi. Robinson, o dönemlerde Tapınakçılar'ın mason derneklerini oluşturmaya başladıklarını ve Köylü Ayaklanması'nda masonik etkilerin açıkça görüldüğünü söylüyor:
Wycliffe'in öğrencisi sayılan John Ball, yaptığı itiraflarda, Wycliffe'in yandaşları arasında bir 'gizli biraderlik' olduğunu ve bu örgütlenmenin Wycliffe'in düşüncelerini ülke içinde yaydığını belirtmiştir... Ayrıca ayaklanmanın liderliğine yapan Walter the Tyler'da da (Kiremitçi Tyler) masonik bir etki gözleniyor. Tarihçiler, onun gerçek adını kullanmadığını, Walter the Tyler'ın takma isim olduğu görüşünde birleşiyorlar. Ama neden kendine takma ad olarak 'Tyler' ismini seçtiği bilinmiyor. Bu satırları okuyan masonlar, bu sorunun cevabını hemen verebilirler. Çünkü 'Tyler', masonik literatürde locanın nöbetçisi, koruyucusu ve infaz görevlisidir. Eğer ayaklanmayı organize eden ve tarihçilerin varlığına kuşku duymadığı 'Büyük Dernek' masonluksa, bu ayaklanmanın askeri lideri için herhalde 'Tyler'dan daha iyi bir isim düşünülemezdi.26
Sonuçta, Kilise ve krallıklardan intikam alma hedefindeki Tapınakçılar'ın ve Tapınakçılar'ın bir başka görünümünden başka bir şey olmayan masonluğun provoke ettiği Köylü Ayaklanması bastırıldı. Böylece ayaklanma ile gündeme gelen Protestanlık benzeri hareket de sindirilmiş oluyordu. Ama bu Tapınakçılar'ın ilk deneyimiydi. Zamanla İngiliz ve İskoç localarında örgütlenerek, daha büyük işler başaracak hale geleceklerdi.
Ancak Tapınakçılar'ın sonraki büyük eylemlerine geçmeden önce, Wycliffe olayının bir benzeri olan bir başka Protestan denemesine, Çek rahip John Huss'un Protestan akımına bir göz atmakta yarar var.

John Huss'un Protestanlık Denemesi
ve Kabalacılar'ın Huss'la Olan Dostluğu

John Huss
John Huss; Kabalacı Yahudi Avigdor Ben Isaac Kara’nın öğrencisi ve Orta Avrupa’nın ilk “protestan” lideri.
Amerikalı tarihçi John J. Robinson'ın bize verdiği bilgiler göstermektedir ki; Avrupa'da Katolik Kilisesinin ve Papanın egemenliğine karşı başlatılmış ilk Protestan hareketi olan John Wycliffe olayı, doğrudan Tapınakçılar'ın bir ürünüdür. Dini otoriteyi yıkmak isteyen Tapınakçılar, bu iş için ilk olarak Hıristiyan birliğini bozmak ve Papa'ya karşı alternatif mezhep yaratmak istemişlerdir.
Ancak önceki sayfalarda değindiğimiz gibi, Tapınakçılar bu işte yalnız değillerdi; onlarla kader birliği yapan Yahudi önde gelenleri (Kabalacılar) da Kilise otoritesini yıkmak hedefindeydiler. John Huss'un başlattığı Protestan akımı, Yahudilerin de Protestanlık çabalarında Tapınakçılar kadar aktif olduklarını göstermesi açısından önemlidir.
John Huss olayının önemi, Vatikan Kutsal Kitap Enstitüsü'nde tarih profesörü olan ünlü yazar Malachi Martin tarafından dile getiriliyor. Martin, Çek ülkesinin Bohemya yöresinde faaliyet gösteren John Huss'un (1370-1415) başlattığı Protestan akımının, Kilise otoritesini zayıflatmak için girişilen uzun savaşta önemli bir kilometre taşı olduğuna dikkat çekiyor. Daha da önemlisi, Huss'un geliştirdiği doktrinlerin, Wycliffe'inkilerle aynı olması. Hatta bu nedenle Martin, "Huss'un Wycliffe'i taklit ettiğini ve onun yolunu izlediğini" söylüyor.27 John J. Robinson da, Wycliffe ve onu izleyen Huss'un, Papaya karşı çıkarak Martin Luther'e öncülük yaptıklarını belirtiyor.28 Zaten Huss'un çıkış noktası, doğrudan Wycliffe: Çek rahip, arkadaşı Praglı Jerome'nin İngiltere'den getirdiği Wycliffe kitaplarını okuduktan sonra kendi doktrinlerini geliştiriyor. Ve o da, aynı Wycliffe gibi, Papa'yı "Antichrist" (Deccal) olarak tanımlıyor.
Bu denli önemli bir Kilise-karşıtı hareket olan John Huss (Jan Hus diye de yazılır) olayına yakından baktığımızda ise Avrupa'da dini otoriteye karşı kurulan gizli ittifakın etkisini hemen görebiliyoruz. Çünkü Çek rahip Huss'un başlattığı ve onu izleyenlerin ("Hussities"/Hussçular) devam ettirdiği Protestan akımı, gerçekte tamamen Yahudi önde gelenleri tarafından kurulmuş ve geliştirilmiş bir hareket.
Papa Clement, Dante
Dante, ünlü eseri İlahi Komedya’da sürekli olarak Papa aleyhtarı mesajlar veriyor, özellikle de Tapınakçılar’ı cezalandıran Papa Clement’e lanetler yağdırıyordu. Çünkü “Evrensel Laik Monarşi” yanlısı olan Dante’nin kendisi de bir Tapınakçı’ydı...
Judaica, John Huss'un doktrinlerini geliştirirken kendisinden çok etkilendiği bir Yahudiden söz ediyor: Avigdor Ben Isaac Kara. Prag'ın en önemli iki hahamından biri olan Kara'nın yazıları, Judaica'nın ifadesiyle John Huss ve onun takipçilerini "büyük ölçüde" etkiliyor. Huss, özellikle Katolik Kilisesi aleyhindeki düşüncelerini Kara'dan etkilenerek geliştiriyor. Kara'nın yazdığı Ehad Yahid u-Meyuhad adlı çalışma, Huss'u çok etkiliyor. Kara'nın bir de çok önemli bir özelliği var: Kabalacı!...29
Yahudi Ansiklopedisi ayrıca Huss'un kurduğu tarikatın Yahudilerle olan olağanüstü yakın ilişkilerine değiniyor. Buna göre, Eski Ahit'e olan ilgileri ve Katoliklere olan nefretleri nedeniyle, Huss takipçileri (Hussities), Kilise tarafından "bir Yahudi mezhebi olmakla" suçlanıyorlar. Suçlama haksız da değil; Huss takipçilerinin bir bölümü bazı Yahudi adetlerini uyguluyorlar. Bir kısmı Yahudi dininde yer alan "koşer yemek" gibi adetleri benimsiyor. Çek ülkesindeki Yahudiler de Huss takipçilerinin bu tavırlarına sempatiyle bakıyor, onlara Benei Hushim adı vererek Hıristiyanlıktan Yahudiliğe döndüklerini düşünüyorlar. John Huss da Yahudi liderleriyle çok yakın ilişki içinde ve Judaica'nın yazdığına göre, Katoliklere karşı verdiği mücadelede Yahudi liderlerine akıl danışıyor. Huss'un başlattığı isyanın Katoliklerce bastırılması ise Yahudiler için bir hayal kırıklığı oluyor. Huss, isyanın son kalesi olan ve 1434'de Katolik otoritelerce zaptedilen bölgeye de "Siyon" adı veriliyor. Yahudi Ansiklopedisi, Huss takipçilerinin devamı niteliğindeki Bohemian Brethren (Bohemyalı Kardeşler) tarikatının da ilerleyen yüzyıllar boyunca Yahudilerle çok yakın olduğunu not ediyor.30
Kuşkusuz Wycliffe ve Huss olaylarının içyüzünü inceledikten sonra ortaya çıkan tablo son derece ilginç ve önemlidir: Birileri, 14. yüzyılın başlarında Avrupa'da Katolik Kilise'sine karşı organize bir hareket başlatmaya çalışmıştır. Bu "birileri", Katolik Avrupa düzenini yıkmayı hedefleyen ve birbiriyle ittifak halindeki iki güçtür: Tapınakçılar ve Kabalacılar...
14. yüzyıl başında Papa aleyhtarı düşüncelerin hız kazanmış olması da bu yüzden bir tesadüf değildir. Bu anti-Papa hareket, asıl olarak Tapınakçı-Kabalacı ittifakının bir ürünüdür. Ünlü şair Dante Alighieri (1265-1321) bunun bir örneğidir. Yazılarıyla sürekli olarak Papalık kurumuna saldıran, dini otoritenin tüm siyasi gücünün ortadan kaldırılmasını ve yerine "Evrensel Laik Monarşi" kurulmasını savunan Dante, bir Tapınakçı'dır. Atilla Tokatlı, Gizli Örgütler adlı kitabında "Papalığın amansız düşmanı olan" Dante'nin "Tampliye (Tapınakçı) tarikatına bağlı laik papazlar örgütünün, 'Fede Santa'nın önderlerinden biri" olduğuna dikkat çeker.31 Ayrıca Dante'nin ünlü eseri İlahi Komedya'da açık bazı Tapınakçı işaretleri vardır. Türk localarının ünlü üstadlarından Sahir Erman, "Tampliye'lerden Dante'ye" başlıklı makalesinde Dante'nin bir Tapınakçı olduğunu ve bu nedenle de İlahi Komedya'nın dört bir yanında üstü kapalı mesajlar yolladığını ayrıntılı olarak inceler. Dante, sözkonusu eserinde Tapınakçılar'ı cezalandıran Fransa Kralı Philip'e ve Papa Clement'e sürekli lanetler yağdırmakta, öte yandan da örtülü olarak Tapınakçı ritüellerini övmektedir. Dante'nin Viyana'daki bir büstünün altında "F. S. K. I. P. F. T" kısaltması yer alır. Bu, "Fidei Sanctae Kadosh, Imperialis Principatus, Frater Templarius" cümlesinin kısaltmasıdır ve "Kutsal İntikam Tarikatından, İmparatorluk Prensi, Tampliye Birader" anlamına gelmektedir.32 Sözkonusu "kutsal intikam", Tapınakçılar'ı cezalandıran Kral'dan ve daha da önemlisi Kilise'den alınacak olan intikamdır.
14. yüzyılda ve sonrasında dini otoriteye karşı gelişen hemen her önemli hareketin arkasında bu "kutsal intikam"ı, yani Tapınakçıları ya da Kabalacıları bulmak mümkün olacaktır.
Kuran'da "yeryüzünde bozgun çıkaran ve dirlik-düzenlik bırakmayan dokuzlu bir çete"den söz edilir (Neml Suresi, 48). İlginçtir, Tapınakçılar da dokuz kişi tarafından kurulmuştur. Ve gerçekten de, Tapınakçılar, büyük müttefikleri olan Yahudilerle birlikte, Avrupa'daki din birliğinin bozulmasına, istikrarlı Katolik Düzen'in yıkılmasına neden olmuşlardır. İlerleyen sayfalarda bu iki gücün Katolik Kilisesine karşı daha organize saldırılara giriştiğini göreceğiz. Ama öncelikle Tapınakçı örgütünün şekil değiştirme operasyonuna bir göz atmakta yarar var.

Gizlenme-Örgütlenme Dönemi
ve Örgütün Masonluğa Dönüşümü

Tapınakçılar, 1314'deki büyük bozgundan sonra sürekli kaçıyor ve gizleniyorlardı. Ama asla dağılma eğilimine girmediler. Papalık'tan ve Papa'ya bağlı monarşilerden intikam almak ve istedikleri gibi bir düzen kurmak hedefinden caymadılar. Ancak biraraya gelmek son derece tehlikeliydi. Toplanabilmelerini ve faaliyetlerini sürdürmelerini sağlayacak bir örgütlenme tarzına ihtiyaçları vardı. Born in Blood kitabının yazarı Robinson'ın anlattığına göre, İngiliz Tapınakçıları bu amaçla masonluğu kullandılar.
Tapınakçılar'ın yer altına indikleri 1300'lü yıllarda, İngiltere'de biraz önce sözünü ettiğimiz duvarcı loncaları vardı. Loncalar, o dönem toplumunun içinde var olan tek "dernek" türüydü. Ve duvarcı loncaları, diğer meslek kollarına göre daha içine kapalı bir yapıya sahipti. İşte birer lonca olan bu dernekleri locaya dönüştürüp bildiğimiz anlamda masonluğu yaratanlar, Robinson'ın kanıtladığına göre Tapınakçılar oldu. John J. Robinson, Tapınakçılar'ın önce bu duvarcı loncalarına sızdıklarını sonra da bunları bir şekilde ele geçirdiklerini anlatıyor. Ve masonluktaki gizlilik kurallarını hatırlattıktan sonra şöyle diyor:
Kaçak Tapınakçı'nın, masonluğun sahip olduğu 'hiçbir birader bir başka birader hakkındaki bir sırrı açığa vurmayacaktır' prensibine ihtiyacı vardı. Kaçak Tapınakçı için bu kural hayati önem taşıyan bir şarttı, lonca üyesi duvarcı içinse böyle bir korunmanın hiçbir anlamı olamazdı. Duvarcı ustasının, ortaya çıkmasıyla hayatını tehlikeye sokacak ne gibi bir sırrı olabilirdi ki? Yoksa kaçak Tapınakçılar duvarcı loncalarının içine karışıp, sonra da kendileri için gerekli olan bu kuralları, loncaların ritüelleri arasına mı enjekte ettiler? Bu Tapınakçılar'ın duvarcı derneklerinde yalnızca bir sığınak bulduklarını değil, aynı zamanda bir şekilde onları ele geçirdikleri anlamına gelir.33
Robinson, öne sürdüğü bu teoriye masonik ritüellerden pek çok delil getiriyor. Masonik yemin ve kurallar ancak bu şekilde açıklanabiliyor. Örneğin, masonluğun eski ve kabul edilmiş ritlerinde yer alan "gezen bir birader asla 'şehrin içine' gitmemelidir, ancak şehirde onu kollayacak ve o yöreyi iyi bilen bir başka birader varsa gidebilir" şartı, sadece kaçak Tapınakçılar için anlam taşıyabilecek bir kural. Ya da masonluğa alınan bir kimseye söylenen "bu derneğe girmekle korsanlarla birader olduğunuzu unutmayın" uyarısı, ancak bu şekilde anlam kazanabiliyor. Çünkü Robinson'ın bildirdiğine göre, Tapınakçılar'ın bir bölümü, yasadışı ilan edilmelerinin ardından denizlere açılıp korsanlığa başlamıştı.34
Tapınakçı-mason ilişkisiyle ilgili buna benzer daha başka bağlantılar anlattıktan sonra, Robinson şöyle diyor: "Sonuçta, Tapınak Şövalyeleriyle masonluğun, tüm tarih içinde temel kimliklerini Süleyman Tapınağı ile özdeşleştirmiş olan yegane iki örgüt olmaları yalnızca bir rastlantı mıdır? Yoksa, tarih bize bir şeyler söylemeye mi çalışıyor?" 35
Robinson, masonluğun kökeni ile ilgili bir başka önemli bilgiyi de, Alman aristokrasisinden Baron von Hund ve Alten-Grotkau'nun anılarından aktarıyor:
İsmi bugün henüz bilinmeyen bir locaya girdiğinde, von Hund'a anlatılmış olan masonluğun 'gerçek öyküsü'ne göre, bir grup Tapınakçı, baskı dönemi sırasında İskoçya'ya kaçıyorlar. Burada, Papa tarafından lanetlenmiş olan örgütlerini koruyarak, aktif duvarcıların oluşturduğu loncalara katılıyorlar. Jacques de Molay'ın yerine yeni bir üstad seçiyorlar. Ve o dönemden beri örgüt hiç kesilmeyen bir büyük üstadlar zinciri kuruyor. Güvenlik nedeniyle, büyük üstadın kim olduğunu hayatı boyunca çok az kişi bilebiliyor. Bu da bir 'bilinmeyen üstün'e itaati zorunlu kılıyor.36
Masonluğun Tapınakçılar'ın bir devamı niteliğinde olduğunu, konunun önemli uzmanlarından biri olan Umberto Eco da şöyle doğrular: "Tapınakçılar'ın tüm gizemi, davadan başlayarak, Jacques de Molay'ın öcünü alma tasarısında odaklaşır... Mason törenleri de... Tapınakçı törenlerin bir yansımasıdır. İskoç riti masonluğunun rütbelerinden biri Kadoş Şövalyesi'dir. İbranice öç şövalyesi anlamına gelir bu." 37
Bütün bunlar, Tapınakçıların 1314'de yedikleri büyük darbenin ardından asla dağılıp-yok olmadıklarını ve masonluk gibi yeni örgütlenmeler yoluyla gizli olarak varlıklarını sürdürdüklerini göstermektedir. Ancak masonluk, İskoçya ve İngiltere'deki Tapınakçılar'ın kullandığı maskedir; Avrupa'nın başka bölgelerinde de yine Tapınakçı geleneği devam ettirmek için farklı örgütler kurulmuştur. Örneğin, Michael Baigent ve Richard Leigh adlı yazarların birlikte kaleme aldıklarıThe Temple and the Lodge adlı kitapta, Portekiz'de Tapınakçılar'ın devamı olarak kurulmuş bir örgütten söz edilir. Örgütün adı "Knights of Christ" (İsa'nın Şövalyeleri)dir ve 16. yüzyıla kadar da varlığını sürdürmüştür. Örgütün üyeleri arasında ise oldukça ilginç isimler vardır: Vasco da Gama ve Kristof Kolomb!.. Kitabın bildirdiğine göre, Kolomb'un gemilerindeki haç şekli, Tapınakçılar'a özgü kırmızı renkli patté şekilli haçtır.38 Nitekim önceki bölümde de Kabalacı Kolomb'un aynı zamanda Tapınakçı olduğunu not etmiştik. İngiliz tarihçi Michael Howard da Kolomb'un hatta kayınpederinin de Dante'nin geleneğini sürdüren bir Tapınakçı örgütüne üye olduğunu yazar.39
Ancak Tapınakçılar'ın devamı olan örgütler içinde en etkilisi masonluktur ve sonradan tüm diğerlerini içine alarak Tapınakçı geleneğin tek temsilcisi haline gelmiştir.

Yahudi Önde Gelenleriyle Yapılan 'İttifak'
ve Britanya Adalarını Saran Kabala Tutkusu

Az önce, yer altına inen Tapınakçılar'ın asıl hedefinin Kilisenin gücünün yok edilmesi ve dini otoriteye bağlı monarşilerin ortadan kaldırılması olduğuna değinmiş ve bu hedefin aynı güçlerden son derece rahatsız olan Yahudi önde gelenleri tarafından da paylaşıldığını belirtmiştik. Tapınakçılar'ın, Kiliseden ve ona bağlı monarşilerden almak istedikleri intikamın bir simgesi olarak, masonluğa İbranice'den alınma "Kadoş Şövalyesi" derecesini yerleştirmeleri ise, Tapınakçılar/masonlar-Yahudi önde gelenleri arasındaki "ittifak"ın bir simgesi olmalı.
Asırlar öncesinde yazılmış ve değişiklik yaşamamış olan masonik ritüelleri incelediğimizde, iki taraf arasında kurulmuş olan bu İttifak'la ilgili ilginç yemin ve ifadelere rastlıyoruz. Örneğin 15. derecenin ritinde yer alan ve sözkonusu İttifak'tan bahseden bir diyalog şöyle:
Büyük Üstad: Kimden sakınmalıyız?  I. Nazır: Düşmanlarımızdan ve kardeşlerimizden.Büyük Üstad: Kardeşlerimizden sakınmamızın nedeni nedir? I. Nazır: İsrailoğulları esarettedir. Biz onların kurtulmaları maksadını takib ediyoruz. Lakin yeni kardeşlerimiz bizim bu projemizi anlamayacaklar ve tatbikini engelleyeceklerdir.   Büyük Üstad: Kardeşlerim nizam vaziyeti alalım. Yahudi diyarının kurtarıcısını selamlayalım.40
Alıntıdan, masonların "esarette" olan yani Vaadedilmiş Topraklar'dan çıkarılmış olan Yahudileri "kurtarma", yani Vaadedilmiş Topraklar'a döndürüp Mesih Planı'nı gerçekleştirme hedefinde oldukları ama henüz acemi masonların bu İttifak'ın önemini ve locanın taşıdığı Yahudi sempatizanı misyonu kavrayamamalarından çekindikleri anlaşılıyor. Düşmanlar ise elbette İttifak'ın ortak düşmanları: Kilise ve onun dini otoritesine bağlılık gösteren monarşiler...
Yahudi önde gelenleriyle masonların doğal müttefik oldukları yine mason kaynaklarında belirtiliyor. Akasya adlı Türk mason dergisinde şöyle deniyor: "Yahudisiz hiçbir mason locası yoktur. Yahudi sinagoglarında hiçbir mezhep mevcut değildir. Orada masonlarda olduğu gibi yalnız semboller vardır. Bundan dolayıdır ki, İsrail mabedi bizim tabii müttefikimizdir." 41
İttifakın en önemli unsurlarından biri olan Kabala bağlantısının varlığını da Umberto Eco'dan öğreniyoruz. Eco, masonluğun kurucusu olan İngiliz Tapınakçıları'nın, Kabala'nın merkezi olan İber yarımadasında "eğitilmiş" olan Portekizli Tapınakçılar'la bilgi alışverişi yaptıktan sonra büyük bir Kabala tutkusuna kapıldıklarını bildiriyor:
İngilizler (İngiliz Tapınakçı grubu) 1464'de Portekizliler'le (Protekizli grup) buluşuyorlar. Bu tarihten sonra Britanya adalarını bir Kabala tutkusu sarıyor. Tapınakçılar öğrendikleri üstünde çalışarak gelecek toplantılara hazırlanıyorlar. John Dee, bu büyüsel ve Hermetik yeniden doğuşun başını çekiyor.42
Masonluğun Kabala'ya olan ilgi ve bağlılığı, modern masonik metinlerde de görülebilir. Örneğin, Amerikan masonluğunun yayın organı olan New Age Dergisi, Masonluk-Kabala ilişkisine şöyle değinir: "Kabala, bilinçaltının kapılarını açan ve ruhu saran manevi değerlerin dışarı çıkmasını sağlayan anahtardır. Masonluk, onu insanın yaşamı anlaması için gerekli görür." (Sayı 77, s. 31.) Türk masonlarının kaynaklarında da Kabala ile ilgili incilere rastlamak mümkündür:
Görüyoruz ki, Kitab-ı Mukaddes'in haricinde Yahudiliğin gizli bir ananesi, bir geleneği (tradition orale Kabala) vardır. Ve yalnız buna vakıf olanlar, Kitab-ı Mukaddes'in hakiki manasını anlayabilirler. Bizde bu gelenek (Kabala) etrafında teessüs eden (kurulan) yüksek felsefeyi hülasa etmeye çalışıyoruz.43
Bu tür müşterekler üzerine kurulan İttifak, tarihi bir İttifak'tı. Yahudi önde gelenleri, en büyük düşmanları olan dini otoriteye karşı, Tapınakçılar'la ve onların geleneğini sürdüren masonlarla asırlar sürecek olan bir işbirliğine giriyorlardı. İlginç olan, kendileri de bir dinin temsilcisi olan Yahudi önde gelenlerinin, "inkarcı" olan insanlarla İttifak kuruyor olmalarıydı. Tapınakçılar (ve masonlar) tam anlamıyla birer inkarcıydı; Hz. İsa'ya hakaret ediyorlar, Kilise'yi ve Kutsal Kitap'ı tanımıyorlar, hatta cinsel yönden sapkın ayinler uyguluyorlardı. Buna rağmen, bir dinin temsilcisi olan Yahudilerle, dinsizliğin sembolü olan Tapınakçılar (masonlar) çok uyumlu bir İttifak kurdular.  Bu garip İttifak'a, Kuran ayetlerinde de dikkat çekilmekte ve Yahudilerin dine karşı inkarcılarla "dostluklar" kurduğunu haber verilmektedir:
İsrailoğullarından inkâr edenlere, Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lanet edilmiştir. Bu, isyan etmeleri ve haddi aşmaları nedeniyledir... Onlardan çoğunun inkâra sapanlarla dostluklar kurduklarını görürsün. Kendileri için nefislerinin takdim ettiği şey ne kötüdür. Allah onlara gazaplandı ve onlar azapta ebedi kalacaklardır. Eğer Allah'a, peygambere ve ona indirilene iman etselerdi, onları dostlar edinmezlerdi. Fakat onlardan çoğu fasık olanlardır. (Maide Suresi, 78-81)

Hiram Abiff Efsanesinin Gösterdiği Gerçek...

Şimdiye dek incelediğimiz bilgiler bizlere;
1- Tapınakçılar'ın, Kudüs'teki Süleyman Tapınağı tarafından sembolize edilen bir tür "giz"den etkilendiklerini gösterdi. Tapınakçılar, bu "giz"in asıl yorumcuları olan Kabalacılar'dan etkilenmişler, Yahudi mistisizmine ve dünya görüşüne bağlanarak Hıristiyanlıktan büyük bir sapmayla ayrılmışlardı.
2- İncelediğimiz bilgiler, Kudüs'te başlayan Kabalacı-Tapınakçı ilişkisinin Avrupa'da da sürdüğünü ortaya koydu. Kısa sürede daimi bir ittifaka dönüşen bu işbirliği, dini otoritenin egemenliğindeki kurulu düzeni değiştirme hedefindeydi.
3- Tapınakçılar'ın, yer altına indikten sonra yeni örgütlenmeler oluşturarak faaliyetlerini sürdürdüklerini de inceledik. Masonluk, Tapınakçı geleneğin sürdürülmesi için kurulmuş bir örgütlenmeydi. Dolayısıyla Tapınakçılar için geçerli olan Kabala ve Yahudi bağlantısı, bu örgüt için de geçerliydi.
Hz. Süleyman, tapinak, Jakin ve boaz sütunları
Üstte, masonik bir kaynakta yer alan tasvirde, Süleyman Tapınağı ve ordunun önünde savaş arabasını süren Hz. Süleyman (Yahudi litaritüründe anlatıldığı şekliyle) gösteriliyor.
Arkada Tapınak’ın girişi ve kapının her iki yanında yer alan Jakin ve Boaz sütunları yer alıyor.
Bütün bu sürecin anahtarı olan Süleyman Tapınağı'nın taşıdığı olağanüstü cazibenin kaynağını da kitabın Giriş'inde inceledik. Süleyman Tapınağı, Hz. Süleyman tarafından inşa edilmişti ve onun elde ettiği büyük hakimiyet ve olağanüstü bazı güçlerin sembolüydü. Yahudiler, Allah’ın Hz Süleyman’a verdiği olağanüstü güçlerin, büyü yoluyla elde edildiğine inanıyorlardı. (Allah’ı tenzih ederiz). Yahudi önde gelenlerinin, Hz.Süleyman ve Tapınak’ın inşası hakkında "şeytani" bir yorum yaparak böyle bir inanca kapıldıklarını Allah Kuran’da bizlere bildirmektedir. (Bkz. Giriş bölümü) Yahudi önde gelenleri, Tapınak'ın yeniden inşası ile birlikte Hz. Süleyman'ın soyundan bir Mesih'in yeniden geleceğine ve yine Hz. Süleyman'ın sahip olduğu olağanüstü güçlere sahip olacağına ve bu şekilde Yahudi ırkını dünyaya egemen kılacağına inanıyorlardı. Tapınakçılar ve masonlar, Yahudi önde gelenlerinin elinde olduğuna inandıkları bu gücün etkisine kapılmış ve Mesih Planı'na bu nedenle destek vermiş olmalılar.44
Bütün bunların yanında bir de Hiram Abiff efsanesi vardır ki, masonluğun kökeni hakkında çok önemli bazı gerçekleri ortaya çıkarmaktadır. Masonik ritüellerin en can alıcı noktasını oluşturan Hiram efsanesi, M. Tevrat'tan alınmıştır. M. Tevrat'ta anlatıldığına göre, Hiram, "Kral" Süleyman tarafından Tapınağın inşası için görevlendirilmiş olan duvarcı ustasıdır. Tevrat'ın I. Krallar bölümünde Hiram'dan şöyle söz edilir: "Ve Kral Solomon gönderip Sur'dan Hiram'ı getirtti. (Hiram) Naftoli sıptından dul bir kadının oğlu idi. Ve babası Sur'lu bir adamdı. Tunç işçisi idi. Hiram bütün tunç işleri işlemekte hikmetle ve anlayış ve hünerle dolu idi. Ve Solomon'a gelip bütün onun işlerini yaptı." 45
Yahudilere ve Yahudilerden etkilenenlere göre, Hiram, Tapınağı inşa ederken Hz. Süleyman'ın sözde büyüsel güçlerine de vakıf olmuştu. Türk Mason Dergisi, Hz. Süleyman'ın bir "sır" sahibi olduğunu ve bu sırrın Hiram tarafından da bilindiğini şöyle anlatıyor:
Zaten masonluk mutlak hakikatin ancak bu ihata ve sezişlere ve bizzat tekamül etme neticesinde yaşanabilecek bir sırdır. Bu sır, mühr-ü Süleyman'ın üç dal'ında ne güzel resm ve remz edilmiştir. Birbirlerine irca etmek suretiyle mütemadi bir devrin sayruret'i Hiram'da en mükemmel şeklini bulur.46
Dolayısıyla Hiram, Yahudilerce Tapınak tarafından sembolize edildiği kabul edilen ve Kuran'ın "şeytani" olduğunu vurguladığı sır ve güçlere de vakıf bir insandır. Bu ilk mason üstadının öyküsü de ilginçtir. Masonik literatürde anlatıldığına göre Hiram, yönetimi altında çalışan duvarcı işçilerinin oluşturduğu bir lonca kurar. Loncada işçiler, bilgileri arttıkça derece atlamakta ve Hiram'ın sahip olduğu sırlara vakıf olmaktadırlar. Ama günlerden bir gün, duvarcılardan üçü bu sırları elde etmek için beklemekten sıkılarak, Hiram'ı sıkıştırırlar. Sırları kendilerine hemen vermesini isterler. Hiram reddeder ve bu üç isyankar öğrencisi tarafından öldürülür.
Hz. Süleyman, tapınak, Yahudiler, kabalistler
Süleyman Tapınağı, Yahudilerin yanında, Yahudilikten etkilenmiş örgütler için de büyük önem taşır. Tapınak’ın, kendisine Allah katından bazı olağanüstü güçler verilmiş ve böylece büyük bir egemenlik elde etmiş olan Hz. Süleyman’ın gücünün sembolü olduğuna kuşku yok. Ama Kuran'da Yahudilerin Hz. Süleyman’a olan bakış açısıyla ilgili önemli bir bilgi verilmektedir:

“Ve onlar (Yahudiler) Süleyman’ın mülkü aleyhinde şeytanların uydurduklarına uydular. Süleyman ise küfretmedi; ancak şeytanlar küfretti...” (Bakara Suresi, 102)

Ayetten anlaşılan, Hz. Süleyman’ın ve de dolayısıyla Tapınak’ın Yahudilerce ilahi değil, şeytani bir biçimde yorumlandığıdır. Yahudiler Hz. Süleyman’ın büyüyü kullanarak güç ve hakimiyet elde ettiğine inanırlar. Kabalacılar’dan Tapınakçılar’a, Gül-Haçlar ve masonlara uzanan gelenek de aslında bu “şeytani” yorumdur.

Yanda gözüken Süleyman Tapınağı’nın Kabalist bir çizimi. Diagram’ın içinde Kabala sembollerinin yanında Gül-Haçlar’ın sembolü olan gül ve haç ve masonların ünlü sembolü “üçgen içinde göz” yer alıyor...
İşte masonluk bu efsaneye dayanır. Masonik söylenceye göre, Hiram'ın diğer sadık öğrencileri, Tapınak'ın sırrını korumaya ve Hiram'ın kurduğu lonca sistemini sürdürmeye yemin ederler. Lonca, zamanla locaya dönüşür ve bildiğimiz masonluk doğar. Dolayısıyla da masonlar Hiram'a karşı garip bir bağlılık hissetmektedirler. Kendilerini Hiram'la özdeşleştirirler. Kendilerini, M. Tevrat'ın ifadesiyle "dul bir kadının oğlu" olan Hiram'a atfen, "dul kadının çocukları" olarak tanımlarlar.
Üstad derecesine ulaşan bir mason, fahri bir Hiram Usta olmakta ve Hiram'ın sırlarına vakıf olmaktadır. Bir üstad masonun tekris töreni, diğer derecelerde yapılan törenlerden çok daha karmaşık ve dramatiktir. Bu törende, masonik ritüelin en önemli sırrı ortaya konur: Öldürülmüş olan Büyük Üstad'ın sırrı...
Üstadlık derecesine yükselecek olan bir masonun tekris töreni ilk başta diğer derecelerinki gibidir. Gözleri bağlanmış bir halde, ulaştığı derecenin sırlarını kimseye açıklamayacağına dair uzun yeminler eder. Sonra gözleri açılır ve ulaştığı üstadlık derecesinin bazı sembol ve işaretlerini öğrenir. Buraya kadar herşey önceki derecelerin törenleri gibidir. Daha sonra büyük üstad törene kısa bir ara verir, yeni üstad olmuş olan mason bir başka odaya alınır ve ulaştığı üstadlık derecesinin kıyafetlerini giyer. Bir kaç dakika sonra asıl tekris töreninin yeni başladığını öğrenince oldukça şaşıracaktır.
Büyük loca odasına döndüğünde büyük üstad, ona kendisini gerçekten bir üstad olarak hissedip hissetmediğini sorar. Yeni üstad olmuş olan kişi 'evet' cevabını verince, büyük üstad ona şöyle der: "Tam üstad olmuş sayılmazsınız, olmak için uzun ve tehlikeli bir yolculuktan geçmeniz gerekli." Ve asıl tören başlar.
Yine gözleri bağlanan yeni üstad, bir başka masonun elinden tutmasıyla locanın orta yerine getirilir. Burada büyük üstad, ona öldürülmüş olan gerçek büyük üstadın, Süleyman Tapınağı'nı inşa eden Hiram Abiff'in öyküsünü anlatmaya başlar. Hiram'ın öyküsünü bir yere kadar anlatır, sonrası bir tür drama şeklinde locada canlandırılacaktır.
Biraz sonra, yeni üstad olan mason, oynanacak olan dramada, Hiram rolünün kendisine verildiğini anlayacaktır. Ona eşlik eden diğer mason, onu locanın içinde sembolize edilmiş olan Tapınak'ın güney kapısına götürür. Orada gözleri bağlı olduğu için göremediği bir saldırgan tarafından yakalanır ve sarsılıp-tartaklanır. Saldırgan, ona, diğer duvarcı işçilerine Tapınak bittiği zaman sahip olduğu sırları açıklayacağına söz verdiğini hatırlatır. Sonra da bu sırlar için bekleyemeyeceğini, onları hemen istediğini söyler.
Bundan sonra iki saldırgan daha Hiram rolündeki yeni üstaddan aynı şeyi ister. Daha sonra da sırlarını açıklamadığı için onu öldürürler. Tabi bu gerçek bir ölüm değildir, yalnızca yeni üstadın başına vurulur ve o da ölmüş gibi yere uzanır. Bu arada ayini yönetmekte olan büyük üstad ise "Kral Solomon" rolünü oynamaktadır. Hiram'ın katillerinin yakalanmasını ister. Hiram'ın katilleri olan Jubela, Jubelo ve Jubelum'un bulunması için ekipler çıkarılır. Suçlular yakalanır, itirafta bulunur. Daha sonrada Hiram'ın cesedi, yani lo-canın bir köşesinde yerde yatmakta olan yeni üstad, sembolik bir biçimde aranıp bulunur. Daha sonra Hiram efsanesinin devamını büyük üstaddan öğrenen yeni üstadın gözleri açılır. Artık o da bir Hiram Usta olmuştur.
Peki kimdir bu Hiram Usta? Daha doğrusu, neyi temsil etmektedir ki, masonluk gibi büyük bir örgütün üyeleri en büyük amaç olarak ona "dönüşmeyi" belirlemişlerdir?

Hz. Süleyman, Şeytanlar, 'Duvarcı Ustaları' ve 'Dalgıçlar'

Bütün bu üstte anlattıklarımız, masonların kendilerini Süleyman Tapınağı'yla ve Tapınak'ın inşasını üstlenen Hiram Abiff'le olağanüstü bir biçimde özdeşleştirdiklerini gösteriyor. Acaba nedir Süleyman Tapınağı'nda ve Hiram Abiff'te masonları bu kadar etkileyen şey? Önceki sayfalarda Süleyman Tapınağı'nın cazibesinin nereden kaynaklandığını görmüş, Tapınak'ın Kuran'da bildirildiğine göre Yahudilerce hakkında sapkınca "şeytani" yorumlar yapılan Hz. Süleyman'ın iktidar ve gücünü temsil ettiğini incelemiştik. Peki ya Hiram Abiff'in durumu nedir?
Kuran'da Hiram efsanesiyle de ilgili çok önemli bir bilgi verilmektedir. Hiram'ın Tapınak'ın inşasını üstlenen duvarcı ya da "bina" ustası olduğunu akılda tutarak, Sad Suresi'nden Hz. Süleyman'la ilgili ayetleri okuduğumuzda masonluğun kökeni hakkında daha çok bilgi elde ederiz:
Andolsun, biz Süleyman'ı imtihan ettik, tahtının üstünde bir ceset bıraktık. Sonra (eski durumuna) döndü. 'Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz sen, karşılıksız armağan edensin.'      Böylece rüzgarı onun buyruğu altına verdik. Onun emriyle dilediği yöne yumuşakça eserdi. Şeytanları da (onun buyruğu altına verdik); her bina ustasını ve dalgıç olanı. Ve (kötülük yapmamaları için) sağlam kementlerle birbirine bağlanmış diğerlerini. (Sad Suresi, 34-38)
Ayetlerde, Hz. Süleyman'ın emrine "şeytanların" verildiğini ve Hz. Süleyman'ın bunları çalıştırdığı anlatılıyor. Bu "şeytanlar"ın özelliklerinden biri de "bina ustası" olmaları!...
Yani Hz. Süleyman'ın emrinde çalışıp, Tapınak'ı inşa edenler, Hz. Süleyman gibi mümin değillerdi. Tapınak'ı inşa eden "bina ustaları", Hz. Süleyman'ın emrine verilmiş olan ve onun gücüne boyun eğmiş olan "şeytan"lardı. (Bu Hz. Süleyman'a verilmiş olan özel bir güçtür. Sebe Suresi'nde de Hz. Süleyman'ın, Allah'ın yardımıyla inkarcı cinleri kullandığı anlatılır. Böylece Hz. Süleyman, kendi gücünden ve iktidarından korkan şeytanları da hayır yolunda kullanabilmiştir.)
Dolayısıyla, Tapınak'ın inşasını üstlenen Hiram ve yanındaki duvarcılar da, Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi Hz. Süleyman'ın emrine verilmiş "şeytanlar"dır! Hiram'ı, bu gerçeğin tam tersine Hz. Süleyman'ın en yakını ve yardımcısı olarak gösteren masonik kaynaklarsa, bu düşünceye Yahudi kaynaklarından varmışlardır. Yahudilerin böyle bir inanca sahip olmaları da, yine Kuran'da bildirildiği gibi, Hz. Süleyman hakkında "şeytanların uydurduklarına uymaları"ndan (Bakara Suresi, 102) kaynaklanıyor. Hz. Süleyman'a böylece "küfür" (inkar) atfeden Yahudiler, onu doğal olarak Tapınak'ı yapan "bina ustası" şeytanlarla bir tutmuşlardır.
Sonuçta, masonların kendilerini özdeşleştirdikleri Hiram Abiff ve yanındaki "bina ustaları"nın, Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi "şeytan" olduğu açığa çıkmaktadır.
Ayette işaret edilen bir gerçekle ilgili olarak çok ilginç bir bilgi daha var. 33. dereceden üstad mason Brigadier A. C. F. Jackson'un yazdığı Rose Croix adlı kitapta, Haçlı Seferlerinin ardından Avrupa'ya dönen Tapınakçılar'ın "Diver's lodge" (Dalgıç locaları) adıyla anılan localar kurulduğu bildiriliyor.47 (Sad Suresi'nin 37. ayetine göre, Hz. Süleyman'ın emrindeki "şeytanların" bazılarının da "dalgıç" olduğunu hatırlarsak, "Diver's lodge"un nereden esinlendiğini daha iyi anlayabiliriz.
Anlaşılan odur ki, Tapınakçılar, Hz. Süleyman'ın emrine verilmiş olan ve Kuran'da bina ustaları ve dalgıçlar olarak tanımlanan şeytanların sahip oldukları geleneği sürdürmeye karar vermişlerdir. Masonik sır ise bu şeytanların Yahudi inancına göre Hz. Süleyman'la paylaştıkları büyü ve benzeri yöntemleri kullanma geleneğidir ki, Kabala bu geleneğin ta kendisidir. Kabalacılarla masonlar arasındaki ilişkinin kaynağı da budur. Dolayısıyla, masonluğun kökenini oluşturan gelenek, Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi "şeytani"dir.
Masonluğun tarih boyunca dinle çatışmış ve her türlü din-karşıtı hareketin arkasında yer almış olmasının, sanırız bundan daha anlamlı bir sembolik kökeni de olamaz...

Mason İlahı Jahbulon ve Bir Başka Yahudi Bağlantısı

Masonluğun sembolik kökenine değinmişken, "Jahbulon" konusunun üzerinde durmakta da yarar var sanırız. Masonların, Yaratıcımızı ifade ederken, Müslümanlar gibi Allah, ya da Hıristiyanlar gibi Tanrı kelimeleri yerine, "Kainatın Ulu Mimarı" gibi ilginç bir isim kullandıkları bilinir. İngiliz gazeteci Stephen Knight'ın masonlukla ilgili ünlü The Brotherhood (Biraderlik) adlı kitabının yayınlanmasından sonra, örgütün ilah kabul ettiği "Kainatın Ulu Mimarı"nın bir de gizli adı olduğu öğrenildi. Knight, masonların ilahına verilen bu adın "Jahbulon" olduğunu, bu kelimenin yalnızca masonlar arasında ve loca içinde kullanıldığını yazdı. Kelimeyi loca dışında kullanmak kesinlikle ve kesinlikle yasaktı. Masonlar da, biraz isteksizce de olsa, bunun doğruluğunu kabul ettiler.
Peki Jahbulon ne demekti? Knight bunu tam olarak bilmiyordu. Masonlar ise, bu kelimenin kökeni hakkında bir kesin bilgi olmadığını, yalnızca adetten kullanıldığını söylüyorlardı. Ama İngiliz yazar Martin Short, bu açıklamayla tatmin olmadı ve kelimenin anlamını araştırdı. Ve Stephen Knight'ın kitabından esinlenerek Inside the Brotherhood: Further Secrets of the Freemasons (Biraderliğin İçinde: Masonların Daha da Gizli Sırları) adlı kitabında, Jahbulon'la ilgili bazı yeni bilgiler ortaya koydu. Martin Short, ulaşabildiği bazı mason ritüellerinde, Jahbulon kelimesinin ne anlama geldiğine dair ilginç bilgiler bulmuştu:
Ritüeller, Yahudilerin MÖ 6. yüzyılda Babil esaretinden kurtuluşlarını anlatarak konuya giriyor. Babil'den çıkan Yahudiler, harabe halindeki Süleyman Tapınağı'nı yeniden inşa etmek için Kudüs'e geri dönüyorlar. Tapınağın yıkıntılarını kazan Yahudi işçilerden biri, Tapınak'ın içinde yer alan bir mezara rastlıyor. Mezarın üzerinde altın bir plaka var ve üstüne iki kelime kazınmış: 'Yehova-İbrani Tanrısının kutsal ve gizli ismi' ve 'Jahbulon'...Ritüelde bildirildiğine göre, derece atlayacak masona bu iki kelimenin Hiram Abiff'in açıklamaktansa ölmeyi tercih ettiği iki büyük sırrı olduğu söyleniyor. Ve o dereceye kadar öğrendiği sırların aslında fazla bir önemi bulunmadığı ve bu iki kelimenin gerçekte masonluğun en önemli sırları olduğu bildiriliyor.48
Kısacası, Jahbulon, Yahudi ilahı Yehova'nın yanında Süleyman Tapınağı'nda yazılı olan bir kelimeydi. Ve büyük bir olasılıkla da Yehova ile aynı anlama geliyordu. Short, Yehova ve Jahbulon kelimelerinin bugün de İngiliz localarında birarada kullanıldığına dikkat çekiyor. Bildirdiğine göre, İskoç riti localarında Süleyman Tapınağı'ndaki altın plakaya benzer pirinç plakalar üzerine kazınmış çember içindeki üçgen şekli yer alıyor. Çemberin üzerinde İbranice üç harften oluşan Je-Ho-Vah kelimesi, üçgenin üzerinde de yine İbranice üç harften oluşan Jah-Bul-On kelimesi kazılı. Kısacası, masonların 'ilah' olarak kabul ettikleri ve Hiram Abiff'in de en büyük sırrı olan Jahbulon, ma-sonlukla Yahudi dini arasındaki bağlantının bir başka örneğini oluşturuyor.
Masonluğun kökeniyle ilgili bu bilgilerin ardından, tekrar Avrupa'ya dönüp, Kabalacı-Tapınakçı geleneğin, kıtanın ve dolayısıyla da dünyanın tarihini nasıl etkilediğini inceleyebiliriz. Tapınakçı geleneği sürdüren masonlarla Yahudi önde gelenleri arasındaki İttifak'ın, Avrupa'daki kurulu düzeni değiştirme hedefinin nasıl gerçekleştiğini incelerken de, kuşkusuz, Ortaçağ'a nokta koyan ilk büyük harekete, yani Hümanizm akımına ve İttifak'ın bu akımdaki rolüne göz atmak gerekiyor.
"Kendimi Hümanist filozoflara adadım; birden ayrımına vardım: laik modernistler, Ortaçağ'ın karanlıklarından sıyrılır sıyrılmaz, kendilerini Kabala ile büyüye adamaktan daha iyi bir şey bulamamışlar."  Umberto Eco, Foucault Sarkacı, s. 171

Hümanistleri Saran Kabala Tutkusu

Avrupa'ya Yahudi düşüncesini ve buna bağlı olarak da bu düşüncenin temelini oluşturan Kabala'yı getirenlerin, Tapınakçılar olduğunu ve Tapınakçılar'ın da zamanla masonluğa dönüştüğünü inceledik. Avrupa'ya gelen bu "judaizer" (Yahudici/Yahudi sempatizanı) etkinin, Katolik Kilisesinin kurduğu düzeni yıktığını ve yeni bir düzen kurmaya başladığını da gördük. Katolik Kilisesine ilk büyük başkaldırı olan Protestan hareketinin ise, büyük ölçüde bu "judaizer" geleneğinden etkilendiğini de önceki sayfalarda ve bu kitabın ilk bölümünde ayrıntılı olarak gözden geçirmiş bulunuyoruz.
Tapınakçı geleneğin taşıdığı Kabala etkisi, Rönesans ve Reform devrimlerini besleyen Hümanizm akımında da büyük rol oynadı. Hümanizm, Ortaçağ'ın sonlarında Avrupalı bazı entellektüellerin, eski Roma ve Yunan kaynaklarını araştırarak, dine dayalı dünya düşüncesine yani en başta, insanın Allah'ın kulu olduğu ve ancak O'na hizmet etmekle yücelebileceği inancına karşı çıkma çabasının adıdır. Gözlerden saklanan nokta, Avrupa'nın dinden kopmasına ve kapitalistleşmesine öncülük eden sözkonusu Hümanizm akımının da, gerçekte asıl olarak Yahudi kökenli olmasıdır.
Hümanistlerin resmi tarihte fazla vurgulanmayan Kabala bağlantısı, Vatikan Papalık Kutsal Kitap Enstitüsü'nde tarih profesörü olan ünlü yazar Malachi Martin tarafından vurgulanıyor. Martin, Hümanistler'de açıkça gözlemlenen Yahudi etkisini şöyle anlatıyor:
Rönesans İtalya'sının erken dönemlerinde kendini gösteren alışılmışın dışındaki belirsizlik ve isyan atmosferinde, kurulu düzenin tüm kontrolünü etkisiz hale getirmeyi amaçlayan Hümanist derneklerin faaliyetleri başladı. Bu tür amaçlara sahip olduklarından bu dernekler, en azından başlangıç için, gizlilik yoluyla korunmalıydılar. Ancak gizliliğin yanısıra bu Hümanist grupların belirgin bir özellikleri daha vardı; bu dernekler Kilise ve diğer otoriteler tarafından yapılmış olan İncil'in geleneksel yorumuna ve Kilisenin sivil ve politik alanda getirdiği felsefi ve dini zorunluluklara başkaldırıyorlardı... Bu cemiyetlerin Kutsal Kitabın orijinal mesajı ile ilgili farklı yorumları vardı. Bu anlayışlarını Kuzey Afrika'da, özellikle Mısır'da bulunan birtakım mezhep ve doğaüstü kaynaklardan alıyorlardı; bunların başında da Yahudi Kabalası geliyordu. Yahudi Kabalası, Musa geleneğindeki insanla Allah arasındaki ayırımın sınırları içerisinde ölümlü insanın, ilahi gücün bilgisine ve aslında kendisine nasıl ulaşılacağını belirler. Tevrat'ın hükümleri, sadece Kabala ile karşılaşmadan önceki bir hazırlıktır ve bu insanın maddesel evreninde büyük bir etki ve değişiklikler yaratacaktır... İtalyan Hümanistleri zamanla Kabala konusunda daha da ileri giderek, Kabala'yı bir yol gösterici olarak kabul ettiler. Gnosis (Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde doğmuş ve yine Kabala ile bağlantılı olan metafizik gelenek) kavramını tekrar yorumladılar. Ve bu kavramı, büyük ölçüde bu dünya merkezli hale getirdiler. Yapmak istedikleri şey, Kabala yoluyla, tabiatın gizli güçlerini sosyopolitik amaçlar için kullanmaktı.49
Desiderius Erasmus, Marcillo Ficino
Hümanistler, Avrupa’da gelişen seküler düşünce akımının en önemli öncüleriydiler. İnsanın Allah’ın kulu olduğunu reddecek, onu kendi başına ve bağımsız bir varlık olarak tanımlayacak olan Aydınlanma çağının altyapısını hazırladılar. Bu tür bir dönüşümü sebepsiz yere de başlatmamışlardı. Dini otoriteyi yıkıp yerine seküler bir düzen kurmayı hedefleyen İttifak’ın birer üyesiydiler: Hemen hepsi Yahudi kaynaklarına, özellikle de Kabala’ya büyük bir ilgi gösteriyorlardı. Kabala felsefesini temel alan ve 15. yüzyılda hızla büyüyen Hümanist dernekleri de, mason localarından farksızdır. Solda, Kabala’ya olan hayranlığı ile tanınan Hollandalı homoseksüel Hümanist Desiderius Erasmus. Sağda bir diğer Kabalacı Hümanist, Marcillo Ficino.
Martin'in verdiği bilgiler, kitabın önceki sayfalarında Kabala'nın içeriği ve Kabala-Tapınakçı/mason ilişkisi ile ilgili olarak yazdıklarımızı doğruluyor. Kabala'nın "tarihin akışını etkilemek için gizli bilimlerden yararlanma yolu" olduğunu Giriş bölümünde incelemiştik. Kabalacıların böyle bir güce sahip olduklarına inanan ve Kabala'nın güçlerinden etkilenen Avrupalılar'ın da (Tapınakçılar, masonlar) "sosyopolitik değişim" amacı güttüklerini, dini otoritenin ve monarşilerin yıkılması için Kabalacılar'la "ittifak" kurduklarına da önceki sayfalarda değinmiştik. Martin'in verdiği bilgiler, Hümanistlerin de Kabalacılar'la kurulu düzeni değiştirmek ve yeni bir düzen kurmak yolunda "ittifak" içine giren gruplardan biri olduğunu gösteriyor.
Martin, Hümanistler'le ilgili ilginç bilgiler vermeye devam ediyor:
Aydınlanma ve bilim döneminden önce, Francis Bacon, 1600'lerdeki rasyonalizm akımını henüz başlatmamışken, Hümanistlerin başlattığı bu akım, başka şeylerin yanında, bir de 'Kabalistik' olarak yorumlanan simya yöntemlerini de içeriyordu. Simya, başta metaller olmak üzere maddelerin element yapısını değiştirme gücüydü. Aslında Hümanist Kabalacıların asıl aradıkları, temel metalleri değiştirebilen ve 'filozofun taşı' adını verdikleri bir mineraldi. Bu mineralin, örneğin kurşunu, altına çevirebilecek bir gücü olduğuna inanılıyordu. Bununla beraber, Kabalacıların doğanın gücüyle ilgili gizli bilgiyi aramalarının ve filozofun taşı ile ilgili efsanenin en önemli amacı, dünyayı yeniden düzenleyebilecek bir güce erişmekti. Bu Hümanist cemiyetlerin üyeleri, 'Kainatın Ulu Mimarı'nı aradıklarını ve kendini ona adadıklarını söylüyorlardı. 'Kainatın Ulu Mimarı', dört kutsal İbranice harfle yani, YHWH ile tanımlanıyordu. YHWH (Yehova), ölümlüler tarafından telaffuz edilemeyecek Yahudi ilahının adıdır. Hümanistler, bunun yanısıra, piramit ve göz gibi genelde Mısır kaynaklı olan sembolleri de aldılar. Hiç şüphesiz bu yeni ve gizli cemiyetler o dönemde doğan istikrarsızlığın ana kaynağıydılar. Rönesans öncesi oluşan bu Hümanist dernekler zamanla yeni Avrupa ittifaklarını ve ulusların kaderlerini belirleyen uluslararası, dini ve sosyopolitik güçler haline geldiler.    Hümanist törelerin kuzeye doğru yayılması ve kabul edilmesi 1500'lerdeki Protestan Reformu ile olmuştur. Bilindiği gibi Reformun baş mimarları Martin Luther, Philip Melanchthon, Johannes Reuchlin, Jan Amos Komensky değişik okültizm derneklerine bağlıydılar...50
Hümanistlerin "Kainatın Ulu Mimarı"yla ilgilenmeleri oldukça önemli, çünkü az önce de belirttiğimiz gibi "Kainatın Ulu Mimarı", masonlarca da "Tanrı"yı tanımlamak için kullanılan deyim. Bu "Tanrı"nın YHWH (Yehova), yani Yahudi dinindeki ilah olması ise Yahudi etkisinin açık bir göstergesi. Zaten Martin, sonraki satırlarda, Hümanistlerle masonlar arasındaki paralellikten söz ediyor:
Bu arada, Avrupa'nın diğer kuzey bölgelerinde, Hümanistlerle paralel olan daha önemli bir birlik oluştu. Hiç kimsenin önemini hemen kavrayamadığı bir birlik... 1300'lerde Kabalist-Hümanist cemiyetler kendilerini yeni yeni oluşturmaya başlamışken, İngiltere, İskoçya ve Fransa'da Ortaçağ duvarcı loncaları bulunmaktaydı. Bu loncalar, yavaş yavaş mason locaları haline geldiler. Ve o dönemlerde yaşayan hiçkimse masonlarla İtalyan Hümanistler arasında bir fikirbirliği olduğunu tahmin edemezdi... Masonluk, Hümanistler gibi Roma Katolik Kilisesi'nden tamamen uzaklaştı. Ve yine, İtalyan Hümanist mezhebinde olduğu gibi masonlar, kendilerini büyük bir gizlilik prensibi içinde koruyorlardı. Bu iki grubun başka ortak yönleri de vardı. Spekülatif Masonluğa ait yazı ve kayıtlardan İtalyan Hümanistlerindeki Kainatın Ulu Mimarı inancının masonlarca da aynen kabul edildiği anlaşılmaktadır... Bu 'Ulu Mimar', (katolik geleneğinden farklı olarak) maddesel evrenin bir parçası ve 'aydınlanmış' düşünce yapısının bir ürünüdür... (Hümanistlerin ve masonların kabul ettiği) bu yeni inancın, klasik Hıristiyan düşüncesi ile uzlaşan hemen hiçbir yönü yoktu. Günah, cehennem, cennet, peygamberler, melekler, rahipler ve Papa gibi pek çok kavram inkar ediliyordu.51
Konuyla ilgili benzer bilgileri, İngiltere Birleşik Büyük Locası'na bağlı olan Quatuor Coronati Lodge adlı locanın her yıl yayınladığı Ars Quatuor Coronatorumadlı kitapta da buluyoruz. Birader Colin Dyer Coronatorum'daki makalesinde, Hümanistlerin Kabala'dan etkilenmiş olduklarını ayrıntılı olarak anlatıyor. Dyer, masonluğun kökeni ile ilgili yazısında, Hümanistlerin çoğunun gizli derneklere üye olduğunu ve bu derneklerin "Kilisenin geleneksel inanışlarını değiştirme, Kabala öğretisini Hıristiyan inanışına uygulama amacında olduklarını ve simya ile de yakından ilgilendiklerini" yazıyor.52
Dyer, bu tanıma uygun olan Hümanistler arasında da; Platonculuğuyla ünlü İtalyan Hümanisti Marsilio Ficino; 1548'de Heptaplus (Yaratılış'ın Kabalacı Yorumu) kitabını yazmış olan ünlü İtalyan Hümanisti Giovanni Pico Della Mirandola; İbranice'ye olan merakıyla bilinen ve 1506'da De Rudimentis Hebraics (İbranice'nin Temelleri Üzerine) adlı kitabı yazan, aynı zamanda da Martin Luther'in fikir babası olan Alman Hümanisti Johannes Reuchlin; İngiliz teolog Dean John Colet;Ütopya adlı "yeryüzü cenneti" modeliyle ünlenen Thomas More ve "Kuzey Avrupa Rönesansı'nın en büyük ustası" ve yine Martin Luther'in fikir babası Desiderius Erasmus gibi isimleri sayıyor.53 Aynı kişilerin Kabala'ya olan meraklarını Encyclopaedia Judaica da vurguluyor ve "Christian Kabbalah" (Hıristiyan Kabalası) başlığı altında inceliyor. Dyer ise bu Hümanist filozofların Kabalacı geleneğinin bir sonraki kuşaktaki en önemli temsilcisinin ise birazdan Praglı hahamlarla olan gizemli ilişkilerini konu edineceğimiz John Dee olduğunu söylüyor. Kabala bayrağını John Dee'den devralan kişi ise İngiliz masonluğunun en önemli kurucularından biri olarak kabul edilen Elias Ashmole...
Hümanistlerin Kabala'ya olan tutkusuna, Amerikalı felsefe tarihçisi Richard H. Popkin de değiniyor. Hümanistler ile Rönesans ve Reform liderlerinin Yahudi kaynaklarına ve Kabala'ya olan merakını vurgularken, Pico Della Mirandola'nın 6 ayrı Yahudiden İbranice dersi aldığını, Johannes Reuchlin'in ilk İbranice gramer kitabını hazırladığını, Daniel Bomberg'in Venedik'te başta Talmud olmak üzere Yahudi kaynaklarını matbaada bastığını hatırlatıyor. Reuchlin ve Agrippa von Nettesheim gibi Hümanistlerin "Yahudi esoterizminin kaynağı ve bir tür matematiksel-mistik sistem" olan Kabala'dan çokça etkilendiklerini bildiriyor. Popkin, Kabala'ya olan merakın artmasıyla birlikte, "büyü ve simyanın çığ gibi büyüdüğünü", Kabalizmin pek çok kişiye "evrenin gizli anahtarını bulma ümidini" verdiğini ve "Doktor Faust tiplemelerinin dört bir yanda mantar gibi çoğaldığını" yazıyor.54 (Doktor Faust: 16. yüzyılda yaşamış bir büyücü. "Ruhunu şeytana sattığı" söylenen Faust hakkında Goethe dahil pek çok ünlü yazarın kitap ya da şiirleri vardır.)
"Biz artık Allah'ı hayat gayesi olarak tanımayacağız. Biz bir gaye yarattık. O gaye Allah değil, beşeriyettir" Meşrik-i Azam
İçtimai Zabıtları, 1923

Hümanistlerin Kabala'dan Aldıkları Öğreti

Rönesans ve Reform hareketine öncülük eden Hümanizm, işte böyle bir kaynaktan geliyordu. Ve Hümanizm, her ne kadar "insancıllık" gibi süslü bir mesajla yola çıksa da, gerçekte insanın ruhunu alt-üst edecek ve onu bağlı olduğu ilahi gerçeklerden koparacak bir düşünce içeriyordu. Çünkü Hümanizmle birlikte, insan, Allah'tan bağımsız olarak üstün ve yüce bir varlık gibi kabul edildi, adeta (haşa) ilahlaştırıldı. İnsanın ancak Allah'ı bilip-tanıyarak ve O'na kulluk ederek yükselebileceği gerçeği reddedildi. Aynı düşünce, masonluğun da en önemli öğretilerinden biridir. Masonluğun bir tür "insana tapınma" dini olduğunu, masonik kaynaklar da övünerek vurguluyorlar. Örneğin biri şöyle diyor: "İptidai cemiyetler, acizdiler, aczleri dolayısıyla etraflarındaki kuvvetleri ve hadiseleri ilahlaştırdılar. Masonizm ise insanı ilahlaştırdı." 55
Hümanistlerin ve masonların Kabala'dan etkilenerek geliştirdikleri bu tür teoriler, kuşkusuz Kilise tarafından onay görmüyordu. Bunun en çarpıcı örneği, Kabalacı Hümanistlerin en ünlülerinden Pico Della Mirandola'nın Conclusiones adlı çalışmasının, Papa VIII. Innocent tarafından "inkarcı ve sapkın düşünceler içerdiği" gerekçesiyle 1489 yılında lanetlenmesiydi. Çünkü Mirandola, "dünyada hiçbir şey, insana hayran olmaktan daha üstün değildir" demişti. Kilise, doğal olarak, gerçekte "insana tapınma"dan başka bir şey olmayan bu düşünceyi inkar olarak değerlendirmişti. (Gerçekten bu düşünce inkardır, çünkü asıl hayran olunacak varlık, Allah'tır. İnsan ancak O'nun bir eseri, itaatkar bir kulu ve bir tecellisi olarak değer taşıyabilir.)
Böylece, Hümanizmle birlikte, o zamana dek geçerli olan din-merkezli dünya anlayışı yerine insan-merkezli dünya anlayışını yerleştirildi. Bu akımın kaynağını Kabala'da, yani Yahudi düşüncesinde bulması da çok doğaldı. Çünkü Yahudi dini de Allah'a yönelen değil, insan-merkezli bir dünya öngörüyor, hatta insanı (haşa) Allah'a üstün tutuyordu. Öyle ki Tevrat'a sonradan eklenen sapkın bir anlatıma göre, Hz. Yakub (İsrail) sözde "Allah ile güreşmiş ve O'nu yenmiş"ti. Dolayısıyla Hz. Yakub'un soyundan gelen İsrailoğulları da, bu sapık inanışa göre, Allah'tan üstündüler. Bu düşünce, sözkonusu Tevrat kıssasının bir uyarlaması olan Zeus-Prometeus efsanesinde açıkça görüldüğü gibi önce Eski Yunan düşüncesine, daha sonra da Hümanizm'le birlikte -ki Hümanizm kaynak olarak Eski Yunan'ı ve Yahudi kaynaklarını benimsemişti- Avrupa'ya girdi.
Ve tüm bu gelişmelerin çok önemli bir sonucu vardı: Avrupa toplumları, Katolik Kilisesi'nin kurduğu dini temel alan düşünce sisteminden ve dini kaynaklardan koptukça, Kilise'nin siyasi otoritesi de zayıflıyordu. Dini düşünceden uzaklaşılması, dini otoritenin de zayıflaması anlamına geliyordu elbette. Bu ise Katolik Avrupa düzenini yıkmaya çalışan ve Kilise'yi iktidardan indirip kendi iktidarını kurmayı hedefleyen İttifak açısından kuşkusuz çok olumlu bir gelişmeydi.

Jean Bodin ve Hugo Grotius'un Kabala Merakları

Stanislas de Guatia, gül haç
Gül-Paç üstadı Stanislas de Guatia tarafından çizilmiş olan ve Gül-Haç’lardaki Yahudi etkisini çok açık bir biçimde gösteren bir diyagram: Dört bir yanına gül yerleştirilmiş olan haçın kollarının üzerine, İbranice YHVH harfleri yazılmış. Yani Yehova, Yahudi ilahının adı...
16. yüzyılın başından sonra çığ gibi büyüyen Kilise karşıtı hareketler, hep Yahudi önde gelenleriyle Tapınakçı geleneğini koruyan masonlar arasındaki İttifak'la içiçe gelişti. Avrupa'da dini otoriteye karşı gelişen her hareket, ya İttifak'ın bir parçasıydı, ya da İttifak'la işbirliği içindeydi. Örneğin ortaya attığı "Doğal Din" akımı ile deist (bir Yaratıcı olduğunu kabul eden, ancak dini tanımayan düşünce) felsefeye zemin hazırlayan Fransız düşünür Jean Bodin, bu işbirliğinin çarpıcı bir örneğini sergilemişti. Doğal Din akımı ile Kutsal Kaynaklar'ın tümünü reddeden ve dolayısıyla dine ve dini otoriteye karşı büyük bir muhalefet oluşturan Bodin, Judaica'nın bildirdiğine göre, Yahudilerle ve Yahudi kaynaklarıyla çok içli-dışlıydı. İbranice öğrenen ve Yahudi kaynaklarını ayrıntılı olarak araştıran Bodin, yazdığı De Republica, Methodus ad facilem historiarum cognitionem ve özellikle de 1593'te yazdığı ancak yayınlanmamış olan Colloquium Heptaplomeres de rerum sublimium arcanis abditis adlı çalışmalarında Yahudi düşüncesinden etkilendiğini ortaya koymuştu. Bu son eserinde, 7 ayrı din ya da düşünceyi temsil eden 7 hayali kişinin diyaloglarını yazmıştı. Doğal Dini temsil eden Toralba ile Yahudiliği temsil eden Solomon Barcassius, eserde aynı fikirleri savunuyorlardı ve Judaica'nın bildirdiğine göre, bu iki kişi, Bodin'in kendi düşüncelerini temsil ediyorlardı. Bodin, Solomon'un ağzından, Hıristiyan inancının pek çok unsurunu, örneğin Hz. Meryem'in bakire olduğunu reddetmişti. Nitekim Bodin, Hıristiyanlar tarafından, Yahudilerle olan tüm bu ilginç bağlantıları nedeniyle, "yarı-Yahudi" ya da "gizli Yahudi" olarak tanımlanmıştı. Tüm bu bilgileri aktaran Judaica, Bodin'in annesinin Yahudi olduğuna dair doğruluğu kesin belli olmayan bir bilginin var olduğunu not ediyor.56
Ve tüm bu bağlantıların yanında belki de en önemlisi, Bodin'in, Kabala'ya da merak sarmış, Kabalistik kaynaklar üzerinde uzun çalışmalar yapmış olmasıydı.57 Bir başka deyişle kurduğu Doğal Din akımıyla deizme yol açan Jean Bodin, Kabala temeli üzerinde kurulan İttifak'ın bir üyesiydi... (Bodin'in bir başka özelliği de, dini otoritenin yıkılmasının ardından İttifak tarafından kurulan merkezi devlet modelinin ve bu modelin içerdiği totaliterizmin kuramcılığını yapmış olmasıydı. Bodin'in bu yöndeki düşünceleri, daha sonra yine Bodin gibi Yahudi kaynaklarından etkilenen ve hatta bu nedenle devlet için Tevrat'taki bir efsaneden yola çıkarak "Leviathan" [canavar] deyimini kullanan Thomas Hobbes'a esin kaynağı oldu. Bodin'in deist felsefesi ise Aydınlanma çağında Descartes, Montesquieu gibi biraderlerce daha da geliştirildi.)
Jean Bodin'in yolunu izleyen ve geliştirdiği "Doğal Hukuk" kavramı ile dini hukuka karşı çıkan Hollandalı düşünür Hugo Grotius da yine aynı Bodin gibi Yahudi kaynaklarından etkilenmişti ve Yahudi önde gelenleriyle yakın ilişki içindeydi. Seküler (din-dışı) hukuk kavramının öncüsü olan Grotius, Amsterdam'ın ünlü Kabalacısı Menasseh Ben Israel ile çok sık yazışıyordu, aralarında yakın bir dostluk vardı (Ben Israel'in Mesih Planı'nın önemli bir uygulayıcısı olduğunu önceki bölümde görmüştük). Grotius, Yahudi kaynaklarına olan hayranlığı nedeniyle Yahudi düşüncesini Hıristiyan düşüncesine üstün tutmak ve "Yahudileşmekle" eleştirilmişti.58
Böylece İttifak'ın etkisiyle oluşan Protestan reformu ve onu izleyen Doğal Din, Doğal Hukuk gibi sapmalar, Avrupa'nın dinden koparılmasının ilk büyük adımı oldu. Protestanlıktan sonra Avrupa'nın dinden kopmasının ikinci büyük aşaması ise Aydınlanma hareketi ile olmuştur. Aydınlanma ise yine aynı kaynaktan büyük ölçüde etkilenmiş ve deneysel bilgiyi tek kıstas olarak kabul edip, ilahi kaynakların insan yaşamındaki etkisini bütünüyle reddeden bir harekettir. Aydınlanmacılar, Allah'ın varlığı gibi konuları bile ilahi kaynaklara değil, felsefe gibi insani kaynaklara dayandırmak gerektiğini iddia etmişlerdir. Bu iddianın amacı ise Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi, "insanları Allah yolundan saptırmak"tan başka bir şey değildir. Hac Suresi'nin 8 ve 9. ayetlerinde şöyle buyurulmuştur:
İnsanlardan kimi, hiçbir bilgisi, yol göstericisi ve aydınlatıcı kitabı olmaksızın Allah hakkında tartışır-durur. Allah'ın yolundan saptırmak amacıyla 'gururla salınıp-kasılarak' (bunu yapar); dünyada onun için aşağılanma vardır, kıyamet günü de yakıcı azabı ona taddıracağız.
Aydınlanma'daki Yahudi etkisine değinmeden önce, Tapınakçı geleneğin devamı olan bir başka örgüte göz atmakta yarar var. Aynı masonluk gibi Tapınakçılar'ın devamı niteliğinde kurulmuş olan bu örgüt, hem Protestanlık'ta hem de Aydınlanma'da önemli roller üstlenmiştir. Sözkonusu örgüt, okültizmle ilgili tüm kitaplarda konu edilen ünlü Gül-Haç Derneği'dir.

Aydınlanmacı Biraderler: Gül-Haçlar

1614 yılında Almanya'da oldukça ilginç ve ses getiren bir kitapçık (manifesto) yayınlandı. Kitapçığın başlığı da ilginçti: "Tüm Evrenin Genel Reformu ile Bunu İzleyen Avrupa'nın Tüm Bilgeleri ile Hükümdarlarına Seslenen, Sayın Gül-Haç Derneği'nin Fama Fraternis'i". Kitapçık, "insanlığın geleceği ile yakından ilgilendikleri belli olan" ve adını ilk kez bu yayınıyla duyuran Gül-Haç (Rosecroix) Derneği'nin üyeleri tarafından, Avrupalı entellektüellere ve de gizli ilim meraklılarına bir çağrı niteliğindeydi. The Encyclopedia of the Occult konuyla ilgili şu bilgileri veriyor:
Kitapçığın yayınlanmasıyla birlikte yoğun bir kitlede, özellikle büyü ve mistisizm profesörleri, teosofistler ve simyacılar arasında büyük bir heyecan yaşandı. Kitapçık, insanlığın geleceği ile yakından ilgilendikleri belli olan ve insanlığın mükemmelliğe ulaşmasının yollarından söz eden Gül-Haç Derneği'nce yayınlanmıştı. Kitapçıkta, dünyadaki tüm entellektüellerin elele vererek, bilime dayalı bir dünya kurmak için çalışmaları gerektiği duyuruluyordu. Böylece tüm geleneksel entellektüel tartışma ve çatışmaları silinecek, köhnemiş otorite ve güçler itibarlarını yitireceklerdi. Kitapçıkta dinde bir Reform hareketi yaşandığı ve bu sayede kilisenin temizlendiği hatırlatılıyor, benzer bir reformun bilim gibi başka alanlarda da uygulanması gerektiği savunuluyordu. Ve bütün bu yapılması gerekenlerin 'Grand Orient'in (Büyük Doğu) gizemleri ile inisye olmuş 'ışığın çocukları' olarak tanımlanan bu Gül-Haç tarikatının biraderliği sayesinde yapılabileceği ve böylece mükemmellik çağına ulaşılabileceği söyleniyordu.59
Gül-Haç'ın manifestosunda yer alan görüşlere dikkatlice baktığımızda, derneğin bir elitler klübü yaratma çabası içinde olduğunu görüyoruz. Yapmak istedikleri, sözde "eski ve köhne otoriteleri" yok ederek, yalnızca pozitif bilimi kendine rehber alan yeni bir çağ başlatmaktı. Manifestolarda haber verilen "Avrupa'da kurulacak yeni bir yönetim, büyük yapıt" kuşkusuz bunu ifade ediyordu. Kendilerine "ışığın çocukları" adını veren Gül-Haç "biraderleri"nin ise bu yeni çağın öncüsü olmaya soyundukları açıkça belliydi.
Dikkat ettiniz mi? Bu sayılanlar, Aydınlanma felsefesiyle gerçekleştirilecek olan büyük değişimin tarifidir... Vahyin yerine insan zekasının yerleştirilmesi ve dinin bırakılıp seküler-pozitivist düşüncenin kabul edilmesiyle 18. yüzyılda gerçekleşecek olan Aydınlanma'nın ana hatlarının, Gül-Haçlar'ın 1600'lerin başında yayınlanan manifestosunda belirtilmesi ilginç değil mi?
Manifestoda ayrıca, Gül-Haçlar'ın Luther ve Calvin'in önderliğinde gerçekleştirilen Protestanlaşmayı takdir ettikleri de görülüyordu. Aslında Gül-Haçlar'ın Protestanlıkla olan ilişkileri çok daha ileri boyutlardaydı. Bu, Martin Luther'in kendisine seçtiği armadan bile anlaşılabiliyordu: Ünlü Gül-Haç uzmanı A. E. Waite, Martin Luther'in kullandığı monogramda içiçe yer alan haç ve gülün, açık bir Gül-Haç işareti olduğunu bildirmektedir. Bu, Reform liderinin bir Gül-Haç olduğunun açık bir göstergesidir.60
Luther'le ilgili bir başka ilginç bilgiyi de İngiliz yazar James Dewar, aktarır: Yaygın bir iddiaya göre, Martin Luther 1520 yılının Noel gecesinde, yani Papa'nın fermanını yakarak Protestan hareketini başlatmasından yirmi gün sonra, bir mason locasında tekris edilmiş ve örgüte katılmıştır.61
Yalnızca bunlar bile, Reformasyon'un önemli bir Gül-Haç etkisi taşıdığını gösteriyor. İngiltere'deki 1381 Köylü Ayaklanması ile birlikte John Wycliffe'in geliştirdiği Protestan düşüncelerin, Tapınakçı geleneği sürdüren masonlarla çok içli-dışlı olduğunu inceledik. Anlaşılan Gül-Haç derneği de, Luther kanalıyla gelişen Protestanlığı etkilemişti.
Gül-Haçlar'ın en etkili oldukları ülkelerin başında Almanya'nın geldiğini düşünürsek, Luther'in Almanya'da başlattığı Protestan hareketinin ardındaki gücü de görebiliriz.
İngiliz tarihçi Michael Howard da The Occult Conspiracy adlı kitabında Reformasyon'daki Gül-Haç etkisine değinir. Buna göre, konu hakkındaki en dikkat çekici isimlerden biri John Valentin Andrea adlı Avusturyalı bir din adamıdır.
Reform hareketini başından beri destekleyen Andrea, Martin Luther'in de yakın bir arkadaşı ve destekçisidir. Rahibin en önemli icraatı ise Protestan akımının başlamasının hemen ardından Avusturya'da, bazı elitlerin yardımıyla, çok sayıda Gül-Haç locası kurmuş olmasıdır. Bu Gül-Haç localarının üyeleri, Reform'un Avusturya'daki liderleri olmuşlardır.62
Peki kimdir bu Protestan, pozitivist ve seküler (din-dışı) düşüncenin ateşli savunucusu olan Gül-Haçlar? Bu soruyu cevaplamak için ilk yapılması gereken, kuşkusuz Gül-Haçlar'ın Fama Fraternis adlı manifestosuna bakmaktır. Manifesto genelde üstü kapalı bir biçimde yazılmıştır, ancak ilginç bir cümle dikkat çeker:
Sub umbra alarum tuarım, Jehova, yani "Senin kanatların altında, Yehova"...

Gül-Haçlar, Tapınakçılar ve Yine Kabalacılar...

Gül Haç, Kabala, Ortaçağ
Gül-Haç derneği, aynı masonluk gibi Tapınakçı geleneğin devamı olarak kurulmuş bir gizli örgüttü. Örgütün
Tapınakçı geleneğini koruması, Kabalacılarla Gül-Haçlar arasında gizli ilişkiler kuruluyordu.
Gül-Haçlar’la Kabalacılar arasındaki ilişkinin açığa çıktığı alanlardan biri de, Ortaçağ'ın sonlarından itibaren Avrupa’nın pek çok felsefecisini sarmış olan simya tutkusuydu. Simya, bir takım “metafizik güçleri kullanarak, fiziksel dünyayı etkileme”, Kabala’nın temel işleviydi. Gerçi Kabalacılar, sahip oldukları kabul edilen bu gücü, asıl olarak Mesih Planı’nı gerçekleştirmek için kullanıyorlardı ama bu güç, elementlerin yapısını değiştirme, yani simya alanında da kullanılabilirdi.
Bu nedenle Avrupa’yı saran simya çılgınlığı, asıl olarak Kabalacılar’ın denetiminde gerçekleşti. Çoğu simyaya merak saran Gül-Haçlar da, doğal olarak, Kabalacılar’ı “üstad” olarak kabul etme durumundaydılar. Yanda yer alan, Kabalacılarca Ortaçağ’ın sonunda yapılmış olan simya şeması, Gül-Haçlar’ı Kababalacılar’ın bu konudaki “ilmine” ikna eden formüllerden biriydi.
Gül-Haçlar, belki 1614 yılındaki manifestolarıyla arz-ı endam ettiler ama derneğin kuruluşu çok daha önceleri gerçekleşmişti. Konuyla ilgili kaynaklarda derneğin kurucusunun Christian Rosencreutz adlı bir Alman şövalyesi olduğu kabul edilir. Anlatıldığına göre Rosencreutz, doğuya geziler yapmış, burada bazı mistik akımların etkisinde kalmış ve böyle bir dernek kurmaya karar vermiştir. The Encyclopedia of the Occult, Rosencreutz'la ilgili olarak şunları anlatıyor:
Derneğin kurucusu olan Rosencreutz'un çok yüksek dereceli bir 'büyü üstadı' olduğu kabul edilir... Rosencreutz, ilk doğu gezisini 15 yaşında iken Kutsal Topraklar'a yaptı... Üç yıl sonra Fas'ın Fez kentine gitti ve oradaki mistiklerle bağlantıya geçti. Buradan İspanya'ya giderek benzer çevrelerle ilişki kurdu... Zamanla yanında kendisine bağlı olan yardımcılar toplanmaya başladı. Bu yardımcılar Gül-Haç Derneği'nin çekirdeğini oluşturdu.63
Görüldüğü üzere, Gül-Haçlar'ın kurucusu yoğun bir büyü eğitimi almıştı. Acaba kimlerden?... Gittiği yerlere baktığımızda üç önemli durak görüyoruz: Kutsal Topraklar (Filistin), Fez ve İspanya. İlginç olan bu üç yerin de o dönemdeki en büyük Kabala merkezleri olmasıdır.64
Acaba Gül-Haç'ın kurucusu büyü ilmini Kabalacılar'dan mı almıştı?... Öyle görünüyor. Nitekim Michael Howard'da The Occult Conspiracy adlı kitabında Rosencreutz'un Şam'da bulunduğu sıralarda bir grup Kabalacı'dan dersler aldığını yazıyor.65 Umberto Eco ise Gül-Haçlar'ın Kabalacılarla dirsek temasında olduklarını not ediyor:
Gül-Haçlar, 1623'te Paris'te ortaya çıkıyorlar. Haklarında yazılan yergilerden birinde Marais'te toplandıkları anlaşılıyor... Paris'i bilmiyor musunuz? Marais, Tapınak'ın bulunduğu kesimdir ama rastlantı bu ya, Yahudi gettosunun da bulunduğu kesimdir burası. (Gül-Haçlarla ilgili olarak yazılan) Yergilerde, Gül-Haçlar'ın, İspanyol Kabalacıları ile ilişki içinde oldukları da belirtiliyor.66
Görünen o ki, Gül-Haçlar da, aynı Tapınakçılar gibi Kabala'nın güçle-rinden etkilenmiş ve "judaizer" (Yahudici/Yahudi sempatizanı) olmuşlardı. Protestanlıktan Aydınlanmaya uzanan sürecin ardında büyük bir Yahudi etkisi olduğuna değinmiştik. Dolayısıyla bu sürecin içinde Kabala'dan etkilenmiş olan Gül-Haçlar'ın bulunması ise yadırganmaması gereken bir gelişme.
Bu bilgilerin üzerine, akla "Gül-Haçlar'la Tapınakçılar'ın ne gibi bir ilişkisi vardı?" sorusu gelebilir. Aslında bu sorunun, konuyu inceleyen kaynaklarca çoğunluğu tarafından verilen açık bir cevabı vardır: Gül-Haçlar, Tapınakçılar'ın devamıdır. Kilise ve krallar tarafından yasaklanan Tapınakçılar'ın legal hale gelme çabası içinde olduklarına üstte değinmiştik. Gül-Haçlar, aslında Tapınakçılar'ın bu çabasının bir sonucu olarak ortaya çıkan bir dernekti. Derneğin kendi içinde güçlü bir yapı oluşturduktan sonra mesajını tüm Avrupa önde gelenlerine duyurması ise Tapınakçılar'ın kurulu düzeni değiştirme hedeflerinin bir parçası olsa gerek.
John Dee,kabala
John Dee, 16. yüzyılın son çeyreğinde İngiliz Tapınakçılarının büyük üstadı oldu. Kabala konusunda büyük bir uzmandı. Gizemli yeteneklerine Kraliçe Elizabeth’i de inandırmış ve bu sayede Kraliçe müneccimi olmuştu. Söylendiğine göre, Elizabeth sık sık devlet meselelerinde görüş almak için Dee’yi ziyaret ederdi. Dee, İngiltere’nin emperyal bir güç olmasını istiyordu ve bu konuda Kraliçe’ye etkili telkinlerde bulundu. Bu noktadan hareketle, İngiliz emperyalizminin önde gelen mimarlarından birinin Tapınakçılar’ın büyük üstadı Kabalacı John Dee olduğu söylenebilir. Dee’nin bir başka özelliği ise, İngiliz Gizli Servisi’nin kurucusu olan Sir Francis Walsingham ile çok samimi olmasıydı. Bir iddiaya göre, Walsingham Dee’nin (Tapınakçı) müridlerinden biriydi.
Umberto Eco, Gül-Haçlar'ın Tapınakçılar'ın devamı olduğu görüşünü doğrular. Önceki sayfalardaFoucault Sarkacı'ndan yaptığımız alıntıda, Tapınakçılar'ın üslendiği kale olan Tomar'ı anlatırken, kalede yanyana duran gül ve haç sembollerine dikkat çekmiş ve Gül-Haçlar kurulmadan çok daha önce bir Tapınakçı kalesinde yer alan bu işaretlerin, Gül-Haç sembolünün Tapınakçılara ait olduğunu gösterdiğini vurgulamıştı. Eco, Tapınakçılar'ın Gül-Haçlar'a nasıl dönüştüğünü de şöyle açıklar: Avrupa'nın farklı ülkelerine dağılmış olan Tapınakçılar, birbirleriyle ilişki kurmakta zorlanırlar. Belirli zamanlarda tüm Avrupa ülkelerindeki Tapınakçı biraderlerin yaptıkları gizli toplantılarında aksaklıklar olur. Bunun üzerine birbirlerine kolay ulaşabilmek için Gül-Haçlar'ı kurmaya karar verirler.
Eco'nun Foucault Sarkacı'nda bununla ilgili olarak yazdığı bir de ilginç olay vardır. Eco, İngiltere'deki Tapınakçılar'ın büyük üstadlığını yapan ve "büyücü, Kabalacı ve İngiltere kraliçesinin müneccimi" olan John Dee'den söz eder.67 Anlattığına göre, Kabalacı John Dee'nin büyük üstadlığını yaptığı İngiliz Tapınakçıları'yla, Fransız Tapınakçıları arasında 1584 yılında yapılması gereken gizli buluşma bir takvim karışıklığı nedeniyle gerçekleşmez. Bunun üzerine John Dee, Prag'daki Kabalacı hahamlardan yardım istemeye gider. Olayın devamını, Eco'nun roman üslubunda verdiği bilgilerden öğreniyoruz:
Prag'da Dee ile birlikteydim. Yahudi mezarlığı yakınlarında daracık, pis kokulu geçitler boyunca yürüyorduk... Tam o anda gölgelerin içinden yaşlı bir rabbi (haham) belirdi. 'Siz doktor Dee olmalısınız' dedi. 'Herkes burada' diye yanıtladı Dee, 'Rabbi Alevi sizi görmek ne güzel'... Sonra Alevi gecenin içinde uzaklaştı, aralarında hiç sesli harf bulunmayan belirsiz sessiz harfler mırıldanarak. Ah, Dil, Şeytanca, Kutsal Dil!      ... Adımlarımızı sıklaştırdık; az ışıklandırılmış, uğursuz, Semitik bir ara sokakta, yıkık dökük bir evin kapısına vardık. Kapıyı tıklattık; sanki bir büyüyle açıldı. Yedi kollu şamdanlar, kabartma tetragramlar, ışık demeti biçiminde Davud yıldızlarıyla (siyon yıldızları) süslenmiş geniş bir salona girdik... Tavandan mumyalanmış kocaman bir timsah sarkıyor, akşam yelinde, bir ya da birçok meşale belki de hiç meşale yoktu usul usul sallanıyordu. Dipte, altında küçük bir tapınağın durduğu bir çeşit tente ya da sayvanın önünde, yaşlı bir adam diz çökmüş, aralıksız, sövercesine Tanrı (Yehova)nın yetmiş iki adını mırıldanarak yakarıyordu. Birden, bir Nous çalkantısıyla aydınlanmış gibi onun Heinrich Khunrath olduğunu anladım. 'Konuya gelin Dee' dedi, arkasına dönüp, yakarışını yarıda keserek, 'Ne istiyorsunuz?' Doldurulmuş bir armadilloya, yaşı olmayan bir iguanaya benziyordu. 'Khunrath' dedi Dee, '(Tapınakçıların arasındaki) üçüncü buluşma gerçekleşmedi.' Khunrath korkunç bir lanet savurdu: 'Lapis Exilis! Şimdi ne olacak?' 'Khunrath' dedi Dee, 'bir olta atıp Alman Tapınakçı grubuyla temasa geçirebilirsiniz beni.' ...'Üstadım' dedi Khunrath, diz çöküp Doktor Dee'nin kemikli, neredeyse saydam elini öperek. 'Üstadım, dediğini yapacağım. Sen de istediğini elde edeceksin. Şu sözcükleri unutma: Gül ve Haç. Onlardan söz edildiğini işiteceksin... Yıllar sonra, Gül-Haç çılgınlığı Almanya'yı baştan başa sarınca, ayrımına vardık bunun.68
Eco, bu pasajda, Gül-Haçlar'ın Tapınakçılar ve Kabalacılar'ın ortak bir buluşu olduğunu anlatmaktadır. Buna göre, Prag'ın Yahudi mahallesindeki Kabalacı haham Khunrath, İngiliz "meslektaş"ı ve Tapınakçılar'ın üstadı John Dee'ye Gül-Haç derneğinin yakında ortaya çıkacağını haber vermektedir. Görüldüğü gibi Gül-Haç, Kıta Avrupa'sındaki Tapınakçılar tarafından geliştirilmiştir. İngiltere'deki Tapınakçılar, az önce incelediğimiz gibi masonluğu kurarken, Kıta Avrupası'ndaki biraderler de varlıklarını ve faaliyetlerini sürdürmek için bu tür bir oluşuma ihtiyaç duymuş olmalılar...

Gül-Haçlar ve Masonlar

Olayın bir başka dikkat çekici yönü de, her ikisi de Tapınakçı geleneğin devamı olan masonluk ve Gül-Haç örgütleri arasında çok yakın bir ilişki olmasıdır. Bu ilişkinin en basit göstergelerinden biri, İskoç ritinin 18. derecesinin "Gül-Haç Şövalyesi" olması gösterilebilir. Bunun yanısıra, Gül-Haçlar'la masonlar arasındaki organik bağlantı, konuyla ilgili pek çok uzman tarafından vurgulanmıştır. 1804 yılında J. G. Buhle tarafından yazılan Historico-Critical Inquiry into the Origin of the Rosicrucians and the Free-Masons (Gül-Haçlar'ın ve Masonların Kökeni Hakkında Tarihsel Kritik) adlı kitapta, şöyle denir: "Masonluk, 1633'ten 1646'ya dek süren Gül-Haç çılgınlığı sırasında Gül-Haçlar'la aynı kaynağa bağlı olarak ortaya çıkmaya başladı. Her iki klübün de amacı, Kabalist anlamda büyü ile ilgilenmek ve buna bağlı olana 'hikmet'i aramaktı. Ve her iki klüp de gizlilik prensibi içinde çalışıyordu."
Gül-Haç ve mason örgütlerinin ilişkisi, Gül-Haçlar'la ilgili olarak yazılmış olan The Rosicrucian Seer (Gül-Haç Peygamberi) adlı kitapta aktarılan ilginç bir pasajda da vurgulanıyor. Sözkonusu kitap, İngiliz masonluğunun 19. yüzyıldaki ünlü isimlerinden Frederick Hockley'in çeşitli yazılarının derlenmesinden oluşuyor. Hockley aynı zamanda bir Gül-Haç üyesi. Kitapta, İngiltere'deki özel bir mason locasına (loca özel, çünkü büyü ve okültizm üzerine yoğunlaşmış) üye olmak isteyen biriyle, Hockley arasındaki bir diyalog aktarılıyor. Hockley, birader adayına, bu özel locaya kaydolmadan önce, Gül-Haç derneğinin eğitiminden geçmesinin şart olduğunu söylüyor ve bu dernekle ilgili de bazı ilginç bilgiler veriyor:
- Sizin, Büyük Üstadları Kudüs'te bulunan o gizli derneğe üye olmadan önce, bu mason locasına üye olmanıza kesinlikle karşıyım!...- Neden?- Çünkü (yeterince hazır olmadan) size büyük zarar da verebilecek olan bir locaya katılmanız yanlış olur.- Peki o sözünü ettiğiniz gizli örgüt hangisidir?- Gül-Haç'ın takipçileri...- Neredeler peki bunlar?- Örgütün merkezi Fransa'dadır. Ve oraya gitmeden ve biraderlerden biriyle tanışmadan, onlara ulaşmanız mümkün değildir. Unutmayın, Fransız İmparatoru Napolyon da o derneğin üyesiydi.- Amaçları nedir? Ne yaparlar?- Okültizmle ilgilenirler ve görünmez güçlere ulaşmaya çalışırlar. Büyükler (üstadlar) kimi zaman Kudüs'e giderler.- Nerede buluşuyorlar?- Görünmez bir yerden aldıkları emirlere göre hareket ederler ve buna göre birleşirler. Maddi yönden de çok güçlüdürler. Jean Jacques Rousseau, derneğin üyelerinden ve başta gelen destekçilerindendi...69
Pasajda verilen bilgililer ilginçtir. Öncelikle Gül-Haç derneğinin "Büyük"lerinin, yani üstadlarının Kudüs'e gittiği bildirilmektedir. Neden, sorusunu sorduğumuzda akla ilk gelen şey, o dönem Kabala'nın merkezinin Kudüs'te ve onun biraz kuzeyindeki Safed kentinde oluşudur. Bu, üstadların Kudüs'e giderek, ilmin asıl kaynağıyla, yani Kabalacılar'la ilişki kurduğunu düşündürmektedir.
İkinci bilgi ise derneğin iki ilginç üyesidir: Napolyon ve Jean Jacques Rousseau... Bu iki büyük isim, ilerdeki sayfalarda yeniden değineceğimiz gibi aynı zamanda da masondurlar. Bu çifte üyelik, mason ve Gül-Haç örgütlerinin arasındaki yakın ilişkinin de bir başka göstergesidir. Zaten 17 ve 18. yüzyıl masonlarının en önemlileri aynı zamanda Gül-Haç'tır. Dönemin diğer Gül-Haç üyeleri arasında; Rene Descartes, G. W. Leibnitz (*), John Locke, Robert Fludd gibi deist ya da Baron d'Holbach Baruch Spinoza gibi ateist düşünürler; Isaac Newton, Robert Boyle, J. B. von Helmont gibi bilim adamları; Kilise tarafından kafir olduğu gerekçesiyle idam edilen Giordana Bruno gibi Rönesansçılar; Tomasso Campanella (*) gibi edebiyatçılar sayılabilir. Bu, hem Gül-Haç hem de mason olan isimlerin kuşkusuz en önemlilerinden biri de, düşünce tarihinde oldukça önemli bir yer tutan ve sonradan anlaşıldığına göre, büyük olasılıkla Shakespeare'in eserlerinin gerçek yazarı olan Francis Bacon'dır.
"Tanrı seni esen kılsın, oğul. Sahip olduğum en değerli mücevheri sana vereceğim. Solomon'un Evi'nin gerçek durumunu anlatacağım sana." Francis Bacon'ın Yeni Atlantis'inden

Büyük Üstad Francis Bacon, Yeni Atlantis ve 'Pozitif Bilim'in Mesih Planı'na Dahil Oluşu

Okültizm, masonluk ve Kabala konularıyla ilgili kitaplarda üzerinde en çok durulan kişilerden biri Francis Bacon'dır. Çünkü ünlü İngiliz düşünürü, Tapınakçı gelenek içinde çok büyük önemi olan bir kişidir: Bacon, İngiliz Tapınakçıları'nın büyük üstadıdır. Umberto Eco, Bacon'ın az önce Praglı Kabalacılar'a yaptığı ziyaretinden söz ettiğimiz Kabalacı John Dee'den sonra, İngiliz Tapınakçıları'nın büyük üstadı olduğunu şöyle bildirir:
... Dee 1608'de ölüyor. Ama kaygılanmak için bir neden yok, çünkü Londra'da bir başkası işe koyulmuştur: bir Gül-Haç olduğunu, Yeni Atlantis'te Gül-Haçlar'dan söz ettiğini artık herkesin oybirliğiyle kabul ettiği biri. Sir Francis Bacon... Bacon'ın, artık Dee'nin ardılı olarak, İngiliz Tapınakçı grubunun büyük üstadı olduğu açıktır...70
Bacon, doğal olarak, Gül-Haç ve masondur da. Türk masonlarının üyelerine mahsus olarak yayınladığı Mimar Sinan, Mason Dergisi gibi yayınlarda da sık sık Bacon'dan yapılmış alıntılar göze çarpar. Bu nedenle Francis Bacon'ın düşüncelerini ve yaptıklarını inceleyerek, Tapınakçılar ve Tapınakçılar'la Yahudi önde gelenleri arasındaki İttifak'ın hedeflerini daha iyi anlayabiliriz. Büyük Üstad'ın düşündükleri ve yaptıkları, kuşkusuz İttifak'ın hedefleriyle yani en başta Mesih Planı'yla ilgili olmalıdır.
Peki nedir Bacon'ın üstadlarından biri olduğu İttifak'ın hedeflerine ve Mesih Planı'na olan katkısı?... Bacon'ın felsefe tarihi açısından taşıdığı öneme baktığımızda, ünlü düşünürün en önemli yanının "bilim" ve "deneysel bilgi" kuramına yaptığı katkı olduğunu görürüz. Buna göre Bacon, Ortaçağ Avrupası'ndaki bilim anlayışının değiştirilip, yerine pozitif bilim dediğimiz şeyin konmasında büyük bir dönüm noktasıdır.
Ortaçağ'da bilimin amacı, Allah'ın yarattıklarını tanımak ve O'nun Kutsal Kitabında bildirdiği gerçekleri dış dünyada görebilmekti. Katolik öğretisine göre, Allah'ın yarattığı ve içindekilerin de O'na ait olduğu bir dünya vardı ve insan bu dünya içinde O'na kul olmakla sorumluydu. Bilgi edinme çabasının, yani bilimin amacı da bu ilahi düzeni keşfetme ve Yaratıcı'nın bilgisini kavramak olmalıydı. Bacon ise insanın kul olma vasfını göz ardı eden ve asıl işinin dünyayı kendi için kullanmak, yani sömürmek olduğunu açıkça öne süren ilk kişi oldu. Ona göre, bilimin amacı doğadan başlayarak varlığa hükmetmek, onu insanın tam denetimi altına almak ve azami derecede sömürmekti. Bu nedenle doğayı bir ava benzetmiş ve insana hizmet etmeye mecbur bir mahkum olarak tanımlamıştı. Hatta doğanın sırlarının çekilip alınması için ona işkence yapılması gerektiğinden de söz etmişti. Bu düşünceler, pozitivist düşüncenin ve Batı yayılmacılığının ilk tohumlarıdır.
Francis Bacon
Pozitivist bilim anlayışını geliştiren ve bu nedenle de Aydınlanma çağının öncüsü kabul edilen Francis Bacon, Tapınakçılar’ın ve doğal olarak da mason ve Gül-Haç örgütlerinin büyük üstadıydı.
Ve bu nedenledir ki Bacon, yazdığı Yeni Atlantis isimlü ünlü ütopyasında Süleyman Tapınağı’nın bilim yoluyla yeniden
elde edileceğini umduğu önemli güçlerinden söz etmekteydi.
Bir de, Bacon, Tapınakçılar’ın geleneksel sapıklığını sürdüren tescilli bir homoseksüeldi.
Böylece Bacon, Katolik Avrupa düzenini yıkacak ve yerine İttifak'ın denetimindeki Yeni Seküler Düzen'i (Novus Ordo Seclorum) kuracak olan pozitif bilimin öncülüğünü yapmış oluyordu. Bu, Büyük Üstad'ın düşünce ve eylemlerinin Mesih Planı'yla ne gibi bir ilişkisi olabileceğini gösterir. Ancak Bacon'un düşüncelerinin, Katolik Avrupa düzenini yıkmak gibi genel bir hedefin ötesinde, bir de özel bir hedefi vardı. Daha gizli ve gerçekte daha önemli olan bu hedef, Büyük Üstad'ın yazdığı Yeni Atlantis adlı ünlü kitabında verdiği bazı örtülü mesajlarından anlaşılmaktadır.
Yeni Atlantis, tam bir yeryüzü cenneti modeli sunar. Bacon, bu ütopik hikayesinde Bensalem (Yeni Kudüs anlamına gelir) adlı hayali bir adada yaşayan hayali insanların öyküsünü anlatır. En belirgin özellik, adanın tam bir bilim cenneti olmasıdır; çok sayıda bilimsel icad vardır ve bunlar sayesinde de ada sakinleri olağanüstü güçler elde etmişlerdir. Adadaki tüm bu bilimsel çalışmaları denetleyen bir de "bilim evi" vardır: Solomon's House (Süleyman'ın Evi)!... Burada deneyler yapılır, "evrenin yasaları" keşfedilir, yeni makinalar üretilir. Öykünün içinde, Bensalemli birisi, Ev'in isminin nereden kaynaklandığını şöyle açıklar: "Biliyorsun, Solomon İbranilerin büyük kralının adıdır."
Yani, Bacon'ın ütopyasında ülkenin en güçlü kurumu olarak tanıtılan Solomon'un Evi, Süleyman Tapınağı'ndan yapılmış bir uyarlamadır!...
Bacon, romanında ilginç mesajlar vermeyi sürdürür. Bensalem adasında yaşayan Yahudilerden söz eder. Bu Yahudiler, son derece mutlu ve görkemli bir hayat sürdürmektedirler. Öykünün içinde bu hayali Yahudi cemaatinden Joabin adlı bir tüccarla konuşan Bacon, ondan Yahudilerin "Rabbe çok sayıda adak adadıklarını" öğrenir. Amerikalı tarihçi Robinson'a göre, Joabin ismi, Tevrat'ta bildirildiğine göre Süleyman Tapınağı'nın girişinde yer alan Jakin ve Boaz sütunlarının isimlerinin bir karışımıdır.71 Jakin ve Boaz sütunları, bilindiği gibi mason localarının girişinde de yer alır ve masonluğun önemli bir sembolünü oluştururlar.
Acaba Bacon tüm bunlarla ne söylemek istemektedir? Süleyman Tapınağı'nı bir "bilim evi" olarak göstermekle neyi ima etmektedir? Süleyman Tapınağı, önceki sayfalarda vurguladığımız gibi Yahudiler ve Tapınakçı/mason gelenek tarafından Hz. Süleyman'ın sahip olduğu bazı olağanüstü güçlerin (rüzgarları kontrol etme, vb.) kaynağı olarak kabul edilmektedir. Bu inanışa göre, Tapınak'ın yeniden inşası, bu güçlerin yeniden Mesih elinde dirilmesine ve Yahudi egemenliğinde bir dünya kurulmasına neden olacaktır. Süleyman Tapınağı, Yahudi egemenliğinin ve Yahudilerin "müttefik"lerinin bu egemenlikten alacakları payın sembolüdür.
Bacon'ın neden bu egemenliğin kaynağı olarak kabul edilen Süleyman Tapınağı'nı ısrarla vurguladığı, Yeni Atlantis'teki Süleyman Evi'nin özelliklerine biraz daha yakından bakıldığında anlaşılmaktadır. Öykünün bir yerinde, Süleyman Evi'nin yöneticilerinden biri şöyle der: "Kurumumuzun amacı, olguların nedenlerinin ve nesnelerin gizli hareketlerinin bilinmesi, insanoğlunun egemenliğinin sınırlarının genişletilmesi, mümkün olan her şeyin gerçekleştirilmesidir." Kısacası, Süleyman Evi'nin işlevi, bu evi yönetenlere "egemenlik" verecek güçler sağlamasıdır. Bu güçlerin özellikle bir tanesi ise oldukça anlamlıdır. Süleyman Evi'nin yöneticisi, bunu şöyle açıklar: "... Rüzgarları yönlendiren ve gücünü artıran aygıtlarımız da var."
İşte bu çok ilginçtir, çünkü önceki sayfalarda da değindiğimiz üzere, "rüzgarları yönlendirmek", Hz. Süleyman'a Allah tarafından verilmiş olağanüstü bir güçtür. Sad Suresi'nin 36. ayetinde, rüzgarın, Hz. Süleyman'ın "buyruğuna verildiği" bildirilir. Yahudiler ise Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi bu konuda "şeytanların uydurduklarına uymuş" ve Hz. Süleyman'ın bunların benzeri olağanüstü güçleri "büyü" yoluyla elde ettiğine inanmışlardır. Kabalacılar da bu sözkonusu "büyü" yöntemi üzerine yoğunlaşmış ve Yahudi egemenliğini sağlamanın bu yoldan geçtiğini kabul etmişlerdir.
Ve Tapınakçılar'ın Büyük Üstadı, Kabalacı Francis Bacon, "rüzgarı kontrol" etmek için bir "bilim evi" kurulabileceğini işaret etmektedir!...
Bunların bize gösterdiği sonuç ise şudur: Büyük Üstad Francis Bacon, Süleyman Evi ile sembolize ettiği bilimi, Mesih Planı'na giden yolda bir güç kaynağı olarak görmüştür. Bilim, Yahudi önde gelenleri (Kabalacılar) ve Tapınakçılar arasındaki İttifak'ın dünya egemenliği planına yardımcı olacak, onlara Hz. Süleyman'ın sözde büyü ile elde ettiği güçleri yeniden verecektir. Böylece bilim, Allah'ın yaratışını tanımak ve O'nun kullarına daha iyi imkanlar sunmak için kullanılan bir araç değil, İttifak'a güç sağlaması için kullanılan bir araç olarak tasarlanmaktadır. Nitekim Bacon, Süleyman Evi'nden söz ederken, bu kurumun sahip olduğu bilgilerin tümünün topluma verilmediğini de vurgular. Hatta Süleyman Evi'nin yöneticileri, elde ettikleri bilgiyi gerektiğinde ülkenin yöneticilerine bile vermeyecek denli güçlü ve özerktirler. Bu, bilimin totaliter bir biçimde kullanılması, belirli güçlerin elindeki bir denetim mekanizması olarak çalıştırılması anlamına gelir. Bilimi kendi hedefleri için kullanacak olan -ki bunun için bilim sayesinde sekülerizmi yerleştirmeleri ve korumaları bile yeterlidir- bu güçler, elbette İttifak'ın iki kanadıdır: Yahudi önde gelenleri ve Tapınakçı (mason)lar...
Üstteki bilgilerden anlıyoruz ki, Francis Bacon, Mesih Planı'nın önemli bir teorisyeniydi. Yahudi-Tapınakçı egemenliğinde bir dünya kurulması için neler yapılması gerektiğini ince ince düşünmüş ve bu konuda biraderlerine yol göstermişti. Bacon'un bilim dışında ikinci bir konudaki faaliyetlerine baktığımızda da bunu görebiliyoruz. Bu konu, Yeni Dünya'nın kolonileştirilmesiydi. Büyük Üstad, İngiltere Kralı'nın şansölyesiydi ve Kral üzerindeki nüfuzunu en çok Kuzey Amerika'nın kolonileştirilmesini teşvik için kullanmıştı. Yeni Dünya'nın Mesih Planı'ndaki büyük rolünü önceki bölümde incelemiştik. Bacon, Kabalacı biraderi Kolomb tarafından başlatılmış olan misyonun sürmesine ve Yeni Dünya'nın İttifak'ın egemenliğinde kalmasına çalıştı. Kral'a yaptığı bir konuşmada, "Majestelerinin Virginia ve Summerlands'de inşa ettirdiği kolonilerin, Gökyüzü Krallığının bir parçası olduğunu, bazen bir tohumun büyük bir ağaç oluşturduğunu" söylemişti. Parlamentodaki bir konuşmasında ise daha da açık sözlüydü; "Amerikan topraklarında yakında 'Süleyman'ın Evi'nin inşa edileceğini" söylemişti.72 Virginia'daki İngiliz kolonisinin liderleri arasında, Bacon'ın akrabaları ve arkadaşları çoğunluktaydı ve bunların hepsi de birer Gül-Haç üyesiydi.73 Zaten o sırada Amerika yoğun bir Püriten akımına sahne oluyordu ve Püritenler, önceki bölümde incelediğimiz gibi, birer "yapay Yahudi"den başka bir şey değildiler. Dolayısıyla her ikisi de Yahudilikle yakından ilgili olan Püritenlik ve masonluk rahatlıkla bütünleşebilirdi. Öyle de oldu. İngiliz tarihçi Michael Howard, Amerika'yı kuran Püritenlerin "Gül-Haç kaynaklarından gelen prensiplere bağlandıklarını" yazıyor.74 Amerika'daki sözkonusu Püriten-mason geleneği hızla gelişti ve ABD, az sonra inceleyeceğimiz gibi, "dünyanın ilk masonik cumhuriyeti" olarak tarihte yerini aldı. Bacon'ın attığı tohum ağaç olmuştu.
Tüm bu bilgilerin yanında Bacon'la ilgili bir nokta daha vardı ki, bizlere ilginç bir ipucu vermektedir: Francis Bacon bir homoseksüeldi!... Thomas Cowan, Eşcinsel Dahiler adlı kitabında Bacon'a sayfalar ayırıyor ve Büyük Üstad'ın "efemine gençleri" ve uşaklarını kendisine yatak arkadaşı edindiğini anlatıyor. Hatırlarsak, homoseksüellik Tapınakçılar'ın önemli özelliklerinden biriydi. 1310'ların başında yapılan mahkemelerde çoğu bu sapıklığın, örgütlerinin bir özelliği olduğunu itiraf etmişlerdi. Şimdi, Tapınakçılar'ın 1600'lerde yaşamış Büyük Üstadı'nın da homoseksüel çıkmasını nasıl yorumlamalıyız? Acaba, Tapınakçı-Gül-Haç-mason evrimi içinde Tapınakçı geleneğin hiçbir özelliği kaybolmamış mıdır?...
Kitabın ilerleyen sayfalarında, yeri geldiğinde, bu ilginç konuya yeniden değineceğiz...
(*) 17. yüzyılın önemli düşünürlerinden olan Leibnitz, bir Gül-Haç olmasının doğal bir sonucu olarak, yahudi düşüncesi ile en yakından ilişkilidir. Rene Guenon, Dünya Krallığı adıyla Türkçe'ye çevrilen kitabında, Leibnitz'in teorilerinin "yahudi tradisyonu'ndan büyük ölçüde etkilendiğini not eder. (s. 81)
Campanella ise 16. yüzyılın önemli bir ismidir. Civitas Solis (Güneş Şehri) adlı ünlü romanında, Ortaçağ Hristiyanlığının önemli düşünürü olan St. Augustine'nin Civitas Dei (Tanrı Şehri) adlı kitabına karşı çıkmıştır bir anlamda. Augustine, tamamen ilahi yasalara göre yönetilen bir toplum modeli çizmişken, Campanella, seküler bir model ortaya koymuştur. Bir Gül-haç üyesi olan Campanella'nın İttifak'ın seküler hedefine böylelikle katkıda bulunması şaşırtıcı değildir elbette. Zaten Civitas Solis'i de Gül-Haç ritlerinden esinlenerek yazmıştır: Rene Guenon, Dünya Krallığı'nda Campanella'nın "Güneş Ülkesi'nin, Gül Haçların "Güneş Kalesi" kavramından bir aktarma olduğunu söylemektedir. (s.64)

Bacon'ın Yolunu İzleyen Biraderler ve 'Bilim Evi' Royal Society

Bacon'ın yazdıkları bir ütopya değil, gerçekte bir plandı. Büyük Üstad, Yeni Atlantis'te yazdıklarıyla, biraderlerine, İttifak'ın gücünü egemenlik boyutuna çıkarmaları için ne yapmaları gerektiğini gösteriyordu. Bilim, her türlü dini özellikten arındırılmalı, İttifak'ın egemenliği için kullanılacak, İttifak'a Hz. Süleyman'ın sahip olduğu gibi olağanüstü güçler kazandıracak bir aygıt haline getirilmeliydi. Bu iş için de Bensalem adasındaki Süleyman Evi gibi bir kurum oluşturulmalıydı.
Bacon'ın bu mesajları, onu izleyen biraderleri tarafından doğru algılandı. Bilim evi "Solomon's House", Yeni Atlantis'in yayınlanmasından 19 yıl sonra, 1645'de "Invisible College" (Görünmez Okul) adıyla ilk toplantılarına başladı. Topluluk, pozitif bilimin gelişmesi için can atan soylu ve entellektüellerin biraraya gelmesiyle oluşmuştu. Ve Invisible College üyelerinin çok önemli bir ortak özelliği vardı: Hepsi istisnasız masondu.75
Invisible College, bir süre sonra daha resmi bir yapıya kavuşarak, Protestan Kral II. Charles'ın himayesi altında, 1662 yılında Royal Society ya da uzun adıyla The Royal Society of London for The Improvement of Natural Knowledge (Doğal Bilginin Geliştirilmesi İçin Londra Kraliyet Derneği) adını aldı. Isaac Newton, derneğe 1671'de kabul edildi, 1703'te de başkan seçildi ve 1727'deki ölümüne kadar derneğin başkanlığını yürüttü. Newton'ın yanısıra, Christopher Wren, Robert Boyle ve John Locke gibi ünlü isimler de derneğe katıldılar.
Bu isimler de açık bir biçimde masondular. Örneğin, liberalizmin babası sayılan John Locke'ın Güney Carolina'daki koloni için hazırladığı anayasanın da masonik ilkeleri ön plana çıkardığı kabul edilir.76 Zaten daha sonra Güney Carolina, ABD'de mason örgütlenmesinin ilk büyük kalesi olacaktır. John Locke'ı bu konuda teşvik eden hamisi ise, ünlü bir deist olan Shaftesbury kontu Ashley Cooper'dır. Cooper'ın da önemli bir özelliği vardır; masondur.77
Newton'un mekanik evren anlayışını temel alan Royal Society, 18. yüzyıl rasyonalizminin ve 19. yüzyıl pozitivizminin en önemli kalelerinden biri, dolayısıyla da din-dışı düşüncenin öncüsü oldu. Dernek, Evrim teorisine de büyük bir heyecanla sahip çıktı. Öyle ki, Royal Society'nin beğendiği bilimadamlarına iki yılda bir verdiği en büyük ödülü, Evrim teorisinin babası Charles Darwin'in adına düzenlenmiş "Darwin Madalyası"dır.
wren, boyle, locke
Positivist-materyalist düşüncenin öncüsü olan Royal Society’nin ünlü üyeleri: Christopher Wren, Robert Boyle ve John Locke, ortak özellikleri, hepsinin istisnasız mason oluşu...
Böylece, Avrupa'nın dinden koparılmasındaki en büyük etken olan Aydınlanma'nın İngiltere kısmı, Francis Bacon ve onu izleyen biraderleri tarafından gerçekleştirildi. Alman ve Fransız Aydınlanmaları da, yine aynı şekilde Gül-Haç ya da mason localarında gelişecekti.
Ve bu arada Bacon'la birlikte "pozitif bilim" artık Mesih Planı'na dahil olmuştu. Ancak, az önce de dediğimiz gibi bu bilim türü, İttifak'ın totaliter amaçları için var edilmişti. Bilim, İttifak'ın doğru olduğuna karar verdiği şeyleri doğru göstermek için kullanılıyordu, gerçek doğruları bulmak için değil. Yeni bir paradigma kabul edilmişti: Bilimin bulduğu her "doğru" dinle çatışmalıdır ve bilimin amacı da dini yalanlamak, dini otoriteyi zayıflatmak olmalıdır. Katolik Avrupa düzeni'nin yıkılıp yerine İttifak'ın icad ettiği Yeni Seküler Düzen'in (Novus Ordo Seclorum) konmasında, bu paradigma kuşkusuz çok işe yaradı. Bu bilim türü, kurulmakta olan Yeni Seküler Düzen'in bir parçasıydı. İttifak, yeni bir dünya, din-dışı bir dünya kuruyordu. Bu yeni dünyanın tüm ahlaki değerleri, siyasi sistemi, tarih, psikoloji, sosyoloji gibi toplumsal bilimleri de hedefe uygun olarak şekillendiriliyordu. Bilim de işte bu şekilde şekillendirildi; adına "pozitif bilim" dendi ve eskiden beri dine ait olan "yol gösterici"lik misyonunu üstlendi. (Oysa bilimin "yol gösterici"lik özelliği yoktur; siz istediğiniz şekilde bilime yön verirsiniz. Kabul ettiğiniz paradigmaya göre bir bilim üretir ve bu bilim yoluyla da, bazen bir takım sahtekarlıkları da devreye sokarak, o paradigmayı sözde ispatlarsınız.)
Ve bu yeni bilim türünün kurucularının gizli bir yüzü vardı. Bu kişiler, her ne kadar her türlü metafizik kavramı reddeden bir bilim kuramı geliştirmişlerse de, kendileri metafiziğin içinde yaşıyorlardı. Birer Tapınakçı (mason) ve dolayısıyla da Kabala tutkunuydular çünkü. Gizli gizli buluştukları Kabalacılar'dan İbrani öğretisinin sırlarını öğreniyorlardı. Umberto Eco, pozitif bilimin kurucularıyla Kabala'nın büyülü dünyası arasındaki bu ilginç ilişkiye, Foucault Sarkacı'nda romanın temel kahramanının ağzından değinir:
Büyü dünyasını, bugün olgular dünyası dediğimiz dünyadan ayırmak gittikçe daha güç oluyordu benim için. Okulda, matematik ve fiziği aydınlattıklarını öğrendiğim kişiler, boşinanların (batıl inançların) karanlığında yeniden karşıma çıkıyorlardı. Onların bir ayakları Kabala'da, bir ayakları laboratuvarda çalıştıklarını keşfediyordum... Ardından, olgucu fizikçilerin, üniversiteden çıkar çıkmaz medyum seanslarına, yıldızbilim çevrelerine nasıl bulaştıklarını, Newton'un evrensel çekim yasalarına, gizli güçlerin var olduğuna inandığı için onun, Gül-Haç evrenbilimi alanındaki araştırmalarını anımsıyordum ulaştığını anlatan kuşku götürmez metinlere rastlıyordum. Bilimsel kuşkuyu ilke edinmiştim ama bana kuşku duymayı öğretmiş olan hocalarıma bile güven duymaz olmuştum şimdi.78
Evet, pozitif bilim ile büyü (Kabala) birbiriyle uyum içindedir. Çünkü her ikisi de her ne kadar şekil yönünden farklı olsalar da aynı mantığa dayanmaktadırlar: İnsan, Allah'ın kendisine vereceği bir ilimle değil de, kendi başına "keşfedeceği" bir bilgiyle evrenin sırlarını çözecektir. Bu nedenle hem büyü, hem de pozitif bilim sekülerdir, din-dışıdır. İlhan Kutluer de, Modern Bilimin Arkaplanı adlı kitabında büyü-pozitif bilim arasındaki ilginç ilişkiye değinir ve şöyle der:
Einstein efsanesiyle dünya, tek bir formüle indirgenmiş bilgi hayalini ele geçirmiş ve giderek bu beynin ürünleri büyüsel bir boyut kazanmaktadır. Eski bir batıni düşünce sözkonusudur. Bu düşünceye göre, dünyanın tek bir sırrı vardır ve bu sır tek bir kelime (ya da kelime grubu) içinde saklıdır. İnsanlığın aradığı şifre bu sırda yatmaktadır ve Einstein bu şifreyi bulmuştur. Bilimin bir kaç harften ibaret olduğu şeklindeki batını öğreti, karşılığını modern bilimin ulaştığı bir denklemde bulmuştur: E=mc2. Einstein'in efsanesi özetle budur. Bu efsane içinde Gnostik (Kabala'dan etkilenerek MS II. ve III. yüzyıllarda gelişen mistik akım) geleneğe ait terimlerin hepsini bulmaktayız.79
Pozitif bilimin "yol gösterici" olduğunu düşünenler için, bu batıl inançtan kuşkulanmanın zamanı çoktan gelmiştir. Herşeyi din-dışı dünya görüşüne göre yorumlayan ve tek amaç olarak da din-dışı bir dünya kurma hedefini belirleyen bu çarpık bilim anlayışı, bugün dünyanın ve insanlığın yaşamını tehdit eder hale gelmiştir. Nükleer bombalar, kimyasal ve biyolojik silahlar, çevre kirliliği bu bilim anlayışının ürünü ve Kuran'da bildirilen "... insanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla, karada ve denizde fesad ortaya çıktı. Umulur ki, dönerler diye (Allah) onlara yaptıklarının bir kısmını kendilerine taddırmaktadır" (Rum Suresi, 41) hükmünün birer sonucudurlar.
Allah'ı tanımayan, dolayısıyla insanın bencil çıkarlarını tatmin etmekten başka bir işe yaramayan bu "pozitif bilim" saplatısının yerine, Kuran'da bildirilen bilim anlayışını koymak, insanlığın tek kurtuluşu olacaktır.

İngiliz Masonları ve İngiliz Yahudileri

Görüldüğü gibi 1600'lü yıllarda, İngiltere'nin masonları oldukça aktif hale gelmişlerdi. Royal Society gibi önemli bir kurumun onlar tarafından kurulmuş olması, ne denli büyük bir güç ve etkiye ulaştıklarını gösteriyor.
Bu noktada akla bir başka soru geliyor. Önceki sayfalarda ayrıntılı olarak incelediğimiz gibi masonluk, Yahudi önde gelenleriyle bir "İttifak" kurmuştu. Her iki taraf arasında, Kudüs'te (masonlar henüz Tapınakçı iken) başlayan ve Kabala üzerine dayalı olan bağ, Avrupa'da daha da güçlenmiş ve metafizik ilişkinin yanısıra, bir de stratejik işbirliğine dönüşmüştü. Çünkü her iki tarafın da düşmanı aynıydı: Kilise. Böylece İttifak kuruldu.
Ama İttifak'ın iki kanadı statü olarak birbiriyle eşit değildi. Masonik kaynaklardan anladığımıza göre, Yahudi önde gelenleri İttifak'ın asıl yöneticileriydiler ve masonlar üzerinde hiyerarşik bir otoriteye sahiptiler. Çünkü "tarihin akışını metafizik yöntemlerle değiştirme" yönteminin, yani Kabala'nın asıl sahipleri onlardı. (Bkz. Giriş bölümü). Masonlar, Yahudi önde gelenlerinin böyle bir güce sahip olduklarına inandıklarına göre, onların üstünlüğünü de kabul etme durumundaydılar. Bu nedenle, kendilerini Yahudi önde gelenlerinin en önemli hedefi olan Mesih Planı'nı gerçekleştirmeye adadılar. Bu yüzden de ritüellerine "İsrailoğulları esarettedir. Biz onların kurtulmaları maksadını takib ediyoruz" gibi hükümler ekliyor, kendilerini, "Yahudi diyarının kurtarıcıları" olarak nitelendiriyorlardı. Masonların üstlendikleri bu misyon o kadar açıktı ki, üstad mason Selami Işındağ bile, "gizli mason kuruluşu... Yahudileri ulusal bir birlik içinde toplamak istiyordu" demekten kendini alamıyor.80
Masonlarla Yahudi önde gelenleri arasındaki bu ilişki modeli, masonluğun etkin olduğu hemen her yerde, bir de Yahudi bağlantısı, hatta Kabalacı Yahudi bağlantısı bulunacağı anlamına gelir. İşte akla takılabileceğini söylediğimiz soru bu noktadan doğmaktadır. Çünkü az önce belirttiğimiz gibi İngiliz masonları 14. yüzyılın başından beri etkindirler ve bu etkinlikleri 1600'lü yıllarda daha da artmıştır. Ancak bu zaman dilimi içinde görünüşe bakarsak İngiltere'de Yahudi yoktur. Çünkü Yahudiler, 1. bölümde belirttiğimiz gibi İngiltere'den Kral I. Edward tarafından 1292 yılında "halkı tefecilik yoluyla sömürdükleri" gerekçesiyle sürülmüşlerdir ve 1650'li yıllardaki Cromwell iktidarına kadar da ülkeye geri kabul edilmemişlerdir.
Ama bu dediğimiz gibi ancak görünüştedir. Çünkü ülkede resmen Yahudi bulunmadığı bu dönemde de Hıristiyan görünen, fakat gerçekte Yahudi dinine bağlılıklarını sürdüren Yahudiler vardır ve masonlarla da yakın ilişki içindedirler.
Konuyla ilgili bilgileri, Quatuor Coronati Lodge adlı locanın, Ars Quatuor Coronatorum isimli yayınında buluyoruz. Colin Dyer Coronatorum'daki "Spekülatif Masonluğun Kökeni Üzerine Düşünceler" başlıklı yazısında, masonluktaki Kabala etkisinin kökenini konu edinirken, İngiltere'de resmen Yahudi bulunmadığı dönemden şöyle söz ediyor:
Katz'ın Philo-Semitism in England (İngiltere'de Yahudi Sempatizanlığı) adlı kitabında bildirdiğine göre, İngiltere'de Kral VIII. Henry'nin saltanatından I. James zamanına kadar, 'gizli Yahudiler' vardı. Londra'da, görünüşte Katolik dininin kurallarını uygulamalarına rağmen, gerçekte gizli olarak Yahudiliklerini sürdüren bir grup 'marrano' (İspanya kökenli Yahudi dönmesi) yaşıyordu. Ancak 1609'da Protestanlığın koruması altında, bu grup, üzerindeki gizliliği kaldırdı ve Yahudiliğini açıkça sürdürmeye başladı... Bu delilin ışığında, Büyük Loca ritüellerine geçen Kabala ile ilgili bilgilerin, bu 'gizli Yahudiler' tarafından masonlara aktarıldığı sonucuna varabiliriz.81
Dyer, üstteki satırların ardından, sözkonusu gizli Yahudilerle masonların dirsek teması içinde olduğunun bir göstergesi olarak, İngiliz masonluğunun ve Royal Society'nin başta gelen kurucularından birisi olan Elias Ashmole'un, bu Yahudilerin birinden düzenli olarak İbranice dersleri aldığına dikkat çekiyor. Daha sonra da, önceki sayfalarda ayrıntılı olarak incelediğimiz John Dee'nin çalışmalarına dikkat çekiyor. Çünkü Dyer'ın bildirdiğine göre, Tapınakçılar'ın ve masonların büyük üstadı olan John Dee, "1580'li yıllarda, İngiliz centilmenleriyle Kabalacı Yahudileri, halkın gözüne fazla çarpmadan biraraya getirecek bir Tapınak kurmaya" uğraşıyor.82
Bu bilgiler, Yahudi önde gelenleri (ve özellikle Kabalacılar) ile masonlar arasındaki ilişkinin hemen her şartta devam ettiğini, İttifak'ın iki kanadının arasında kopmaz bir bağ olduğunu gösteriyor. İngiliz masonlarının Kabalacılar'a ve yürüttükleri Mesih Planı'na verdiği desteğin en belirgin örneklerinden birisi de, masonlardan oluşan Invisible College'ın Yahudilerin İngiltere'ye kabul edilmeleri gündeme geldiğinde, İngiltere'nin diktatörü Oliver Cromwell'e Yahudileri ülkeye kabul etmesi için telkinde bulunmasıydı (bkz. 1. bölüm).
Tarihin perde arkasını incelemeye devam ettikçe, İttifak'ın hemen her yerde birlikte çalıştığını ve "dünyaya egemen olma" hedefine büyük bir dayanışma ve işbirliği içinde yürüdüğünü görebiliyoruz. İki taraf arasındaki işbirliğinin en ilginç örneklerinden birini ise İngiltere'nin Protestanlaştırılmasının son aşamasında buluyoruz.

İngiltere'de Protestanlığın Kesin Zaferi,
Protestan Kralın Yahudi Finansörleri ve Mason Dostları

İngiltere, III. William, II. James
III. William, İngiltere’nin son Katolik Kralı olan II. James’i, Amsterdam’lı Yahudi bankacıların finansal desteği ve James aleyhinde propaganda düzenleyen masonların yardımıyla tahtından indirdi. Tahta oturduğunda, İngiltere bir daha dönmemek üzere Protestan olmuştu.
O tarihten bu yana İngiliz Kraliyet Ailesi ile masonluk hep içiçe olmuştur. Öyle ki, son ikiyüzyıldır Kraliyet Ailesi’nde masonluğa üye olmamış tek bir erkek vardır; son dönemlerde İslam’a yakınlığıyla dikkat çeken Galler Prensi Charles...
1700'lü yıllara gelindiğinde, İngiltere'deki mason örgütlenmesi büyük bir güce ulaştı. Öyle ki, Tapınakçı geleneği sürdüren masonluk, 1717 yılında, yani yaklaşık dört yüz yıl süren bir gizlilik döneminden sonra, kendini dünyaya tanıttı. İngiltere'deki dört büyük loca biraraya gelerek, mason örgütünün varlığını ilan ettiler.
Acaba, gizlenme dönemi neden sona ermişti?
Tapınakçılar'ın ve onların devamı olan masonların, 14 ve 18. yüzyıllar arasındaki en büyük düşmanlarının dini otoritenin temsilcisi olan Kilise olduğunu biliyoruz. Protestanlıkla başlayıp, Aydınlanma ile devam eden sürecin bu dini otoritenin gücünü ortadan kaldırdığını ve bu iki büyük hareketin ardında önemli bir Tapınakçı, Gül-Haç ve mason dolayısıyla da Kabalacı etkisi olduğunu da şimdiye dek inceledik.
İngiltere'nin Katolik kilisesi ile bağlarını koparması ise kuşkusuz Papa'ya karşı büyük düşmanlık besleyen Tapınakçı-mason kanadı için büyük bir avantaj olmuştu. Ülkenin Papa'dan kopuş süreci, asıl olarak Kral VIII. Henry'nin Katolik kilisesinin mallarını 1536-1539 yılları arasında aristokrasiye dağıtmasıyla ve Papa'yı tanımadığını açıklamasıyla başlamıştı. Henry'nin oğlu VI. Edward ise ülkeyi gerçek bir Protestan toprağı yaptı. Böylece en büyük düşmanları olan Katolik Kilisesinden kurtulan İngiliz Tapınakçıları'nın (diğer bir deyişle masonların) artık gizli faaliyet göstermeye gerek duymayacakları söylenebilir. Ama durum Tapınakçılar açısından o kadar da kesinleşmiş değildi. Çünkü, hem kraliyet ailesinde, hem aristokraside, hem de dini kadrolarda ülkeyi tekrar Katolik yapmak isteyen çok kişi vardı. Hatta, o dönemde Papa'ya ısrarla bağlı olan ülkedeki Cizvitler'in bu tür bir "Papa'ya dönüş" hareketi organize etmeye çalıştıkları söylenir.
Katoliklerin bu çabası, ülkenin resmen Protestan olmasından yüz yıl kadar sonra meyve verdi. İngiliz Devrimi'yle başlamış olan Püriten iktidarı, Cromwell'in indirilmesiyle sona erince, 1660 yılında tahta, uzun süredir gizli bir Katolik olan II. Charles geçti. Az süre tahtta kalan II. Charles, hakkında "birileri" tarafından ülkeyi "Papa'ya satmak" için rüşvet aldığı iddiaları yayılırken, yerine geçecek kişinin kendisi gibi bir Katolik olan II. James olması gerektiğini açıkladı. Ve II. James İngiltere'nin son Katolik kralı başa geçtiğinde, ülkeyi yeniden Katolik yapmak için çalışmaya başladı.
Ama ülkenin ille de Protestan olmasını isteyenler boş durmadılar elbette. Amerikalı tarihçi John J. Robinson, masonların Katolik James'e karşı gizli ve etkili bir kampanyayı organize ettiklerini bildiriyor.83 Ülkeyi Katoliklikten "kurtarmak" isteyenler, kısa sürede yeni bir çözüm buldular. II. Charles'ın kuzeni olan ve ateşli protestanlığı ile bilinen William of Orange'ı tahta çıkarmaya karar verdiler. O sıralarda William, Hollandalı Protestanlar ile birlikte Katolik Fransa'ya karşı savaşıyordu.
Bu plandan, İngiliz tarihinde bir diğer örneğine rastlanamayan bir iç savaş ve devrim doğdu. Protestan William, 13 bin asker ve 4 bin atla İngiltere'ye çıkarma yaptı. Katolik Kral II. James, aslında daha kalabalık ve güçlü olan ordusundan aleyhinde yapılmış olan "ülkeyi Papa'ya satma" propagandasının da etkisiyle ihanet görünce tahtı, 1685'te William'a bırakmak zorunda kaldı. Böylece, İngiltere'yi Katolik yapmak yönündeki son önemli girişim başarısızlıkla sonuçlanmış oluyordu. 1689'da parlamento şu kararı aldı: "Bundan böyle hiçbir Katolik, İngiliz tahtına oturamayacaktır."
Asıl ilginç olan, İngiltere'yi bir daha geri dönmeyecek bir biçimde Katoliklikten koparan William of Orange'ın kimlerden destek gördüğüydü. William, az önce belirttiğimiz gibi İngiltere'yi "fethetmeye" girişmeden önce, Hollandalı Protestanlarla birlikteydi... Hollanda'ya gidilir de, Amsterdam'ın, diğer adıyla "Yeni Kudüs"ün sahipleriyle bağlantı kurulmaz mıydı?... Kurulmuştu elbette; William, Yahudi önde gelenleriyle yakın ilişki içine girmişti ve "İngiltere seferi" de bu kişilerce finanse edilmişti. Amerikalı tarihçi Eustace Mullins şöyle yazıyor:
William'ın İngiliz destekçilerinin yanında, bir de Amsterdam'lı finansörleri vardı. Bu finansörler, William'ın orduları için gerekli parayı sağladılar. Finansörlerin en önemlisi, kuşkusuz Amsterdamlı bankacı Solomon de Medina idi.William'ın, tahtta kaldığı süre boyunca yaptığı en önemli işlerden biri, tarihçilerce genelde göz ardı edilse de, 1694'de İngiltere Bankası'nın (Bank of England) kuruluşunu onaylamasıydı. William'ı bu iş için yönlendirenlerin başında, onun İngiltere fethini de desteklemiş olan Amsterdam Bankası'nın sahipleri vardı. En önemlileri de sonradan Warburg adını almış olan Abraham del Banco ailesiydi... Solomon de Medina'ya daha sonra III. William tarafından şövalyelik payesi verildi.84
İngiltere'de Katolik Kral II. James'i devirmek için masonlar tarafından propaganda yapılırken, James'in Protestan rakibi William'ın da, Solomon de Medina ve Abraham del Banco gibi Yahudi bankacılarla finanse edilmesi, bize Yahudi önde gelenleriyle, Tapınakçı geleneği koruyan masonlar arasındaki İttifak'ın çok organize biçimde çalıştığını gösteriyor. (Eustace Mullins, William of Orange'ın tahta çıkmasının iki büyük sonucu olduğunu söylüyor: Bank of England'ın ve Doğu Hindistan Şirketi'nin (East India Company) kurulması. Bank of England, günümüz bankacılık sisteminin, East India Company ise sömürgeciliğin ve uyuşturucu ticaretinin öncüsü oluyor. East India Company'nin Yahudi bağlantılarına önceki bölümde değinmiştik.)
Böylece 1700'lere gelindiğinde, İngiltere, dini otoriteye karşı girişilmiş olan savaşın kazanıldığı bir toprak haline geldi. 1701'de Parlamento bir adım daha atarak, Kraliçe Anne'den sonra, tahtın Kraliçe'nin en yakın Protestan akra- basına geçeceğini kararlaştırdı. Ayrıca 1701 yılında çıkartılan bir başka yasa, İngiltere'de, o tarihe kadar eski Katolik Avrupa Düzeni'nin temel kurallarından biri olan "Kral otoritesini Tanrı'dan alır" ilkesini ortadan kaldırdı.
Artık, asırlardır dini otoritenin önderliğinde kurulmuş Avrupa Düzeni, en azından İngiltere'de, kesinlikle yıkılmış bulunuyordu. Dört yüzyıldır bu düzen nedeniyle yer altında bulunan Tapınakçı-mason geleneğinin gizlenmesine de artık bir gerek kalmamıştı. Bu geleneğin büyük etkisi sayesinde oluşan Protestanlık, yeni Avrupa Düzeni'nin temeli haline gelmişti. Protestanlık, dinin politik alandan dışlanması ve kapitalizmin egemenliği altına girmesi demekti.
John J. Robinson, durumu şöyle özetliyor: "Artık masonların gizliliğe ihtiyacı yoktu. Düzenden kaçmalarına, ya da düzeni yıkmaya çalışmalarına da gerek kalmamıştı. Çünkü masonluk, artık düzenin kendisi haline gelmişti." 85
Bu tarihten sonra İngiltere'de "düzenin kendisi" haline gelen masonluk, Avrupa'nın diğer ülkelerini de politik anlamda kendi düzenine uygun hale getirme çabasına girişti. Bu çabadan nasibini alan ülkelerden biri, Polonya'ydı.

Katolik Polonya'nın Masonik Dramı

Polonya, Kuzey Avrupa'nın, yoğun Katolik nüfusa sahip tek ülkesidir. Bundan dolayı da yüzyıllardır içinde bulunduğu "Protestan denizi"nde sakıncalı bir ada olarak görülmüştür. 1795'de Avrupa'nın büyük güçlerinin eliyle yıkılan Birinci Polonya Cumhuriyeti'nin ardından, ancak 125 yıl sonra, 1919'da İkinci Polonya Cumhuriyeti kurulabilmiştir. Bu cumhuriyetin de ömrü uzun olmamış, Hitler Almanyası ve Stalin Rusyası'nın eliyle 1939'da yıkılmıştır.
İlginç olan, Katolik Polonya'nın dramının, büyük ölçüde masonik bir boyut taşımasıdır. Polonya'nın parçalanmasına ve 125 yıl boyunca da parçalanmış olarak kalmasına neden olan, locaların Avrupa genelinde uyguladığı, anti-Katolik politikadır. Papalık'ın kuzeydeki en büyük kalesinin yıkılmasının yaratacağı etkiyi gören masonluk, kralını seçimle başa getiren ve o dönemde oldukça demokratik bir anayasal monarşi kurmuş olan Birinci Polonya Cumhuriyeti'nin yıkılışını büyük bir ustalıkla hazırlamıştır.
Bu anti-Katolik operasyonu, elbette konunun başından beri incelediğimiz Yahudi önde gelenleri-masonlar ittifakının temel stratejisi çerçevesinde incelemek gerekiyor. Dini otoritenin kurduğu Avrupa düzeninin yıkılmasına çalışan sözkonusu İttifak'ın Polonya'yı da bu temel strateji doğrultusunda hedef seçtiği anlaşılıyor. Zaten Polonya'nın yıkılışının öyküsünde, Kabala ve masonlar elele gidiyor.
Konuyla ilgili ayrıntılı bilgiyi, Vatikan Kutsal Kitap Enstitüsü'nde profesör olan ünlü yazar Malachi Martin veriyor. Martin, The Keys of This Blood adlı kitabında, masonluğun Polonya'nın parçalanmasında oynadığı rolün uzun öyküsünü şöyle anlatıyor:
Avrupa'daki Katolik ve Protestan güçlerin arasında çıkacak olan kaçınılmaz çatışmada, mason locaları doğal olarak Protestanların yanında yer aldı. Bu ortamda Birinci Polonya Cumhuriyeti'nin sonunun gelmesindeki en önemli nedenlerden biri de, özellikle Polonya'nın Protestan düşmanları arasında bulunan masonlardı. O dönemde, Protestan ülkelerde loca üyeliği devlet yönetiminde ve akademik çevrede oldukça yaygınlaşmıştı. Almanya, Avusturya, Fransa, Hollanda ve İngiltere'de kurulmuş olan Avrupa'nın en büyük üniversiteleri ve benzeri bilimsel kuruluşların hemen hepsi, locaya yeni üyeler sağlıyorlardı. Avrupa masonluğu bir anlamda aristokratların, büyük toprak sahiplerinin, bankerlerin, simsarların buluşma yeri haline geldi. Soylu prenslerin çoğu locaya üye oldular. İngiliz George IV, İsveç prensleri II. Oscar ve V. Gustav, Alman prensi Büyük Fredrick, Danimarka Prensi X. Christian bunlardan sadece birkaçıdır.86
Martin, masonluğun o dönemde kazandığı güçten böylece söz ettikten sonra, Polonya'nın dramını anlatıyor. Buna göre, Polonya'nın yıkılmasını ilk savunan kişi, kitabın ilk bölümünde Yahudilerle olan olağanüstü ilişkilerini ayrıntılı olarak incelediğimiz, İngiltere'nin Püriten lideri Cromwell'di. Martin, bunun yanısıra, o dönemde Kabala tutkunu masonların da ülkenin parçalanmasında büyük rol oynadığını anlatıyor:
Polonya, kendi sınırları içerisinde, beş veya altı etnik gruptan oluşan, din özgürlüğünün yasallaştırıldığı ve bu sayede Katolikliğin gelişip Protestanlarla barış içinde yaşadığı ve Yahudilerin yasal, dini ve sivil otonomilerinin sağlandığı bir federasyondu. Ülke askeri yönden güçlü, ekonomik yönden zengin, politik yönden gelişmiş, kültürel olarak da ilerlemişti. Ama böyle kalamadı... Polonya'ya yapılan saldırının farklı ve karmaşık nedenlerinin arasında 1653-1658 arası İngiltere Cumhuriyetinin 'Koruyucu Lord' ünvanına sahip Oliver Cromwell'in geniş planlarının da yeri vardır. Cromwell, dış politikası zayıflayan İspanya İmparatorluğunu daha da zayıflatmayı hedef alırken, İngiltere, Almanya, Danimarka, İsveç ve Hollanda'yı İspanya'nın egemenliğinden kurtararak, bunlar arasında Protestan birliğini kurmayı amaçlıyordu. Polonya'nın bu birliğin ortasında yer alması ise büyük bir sorundu...      1600'lü yıllar biterken Polonya'yı hedefleyen bir başka güç de başarıya yaklaştı. Saksonyalı I. Friedrich Augustus 1697'de Polonya Kralı seçildi. Friedrich görünüşte Roma Katolik kilisesine bağlıydı. Ancak bu sadece görünüşteydi; çünkü o da aslında Kabala'ya kendini adamıştı ve hep öyle kaldı. Friedrich dönemin Kabalistik simya çalışma ve deneylerinin çoğuna katılmış olan bir masondu.      Friedrich'in atadığı Alman asıllı Başbakan, yani Baron Manteufer de kendisiyle aynı locaya üyeydi. Masonlar, birkaç yıl sonra, 1728'de Riesden'de Lourt Locası'nı ve onunla bağlantılı olarak Berlin Locası'nı kurdular. Bu locanın sembolü Gül ve Haç'tı. Locanın üyeleri arasında Polonya Kralı I. Friedrich Augustus, iki Prusya Kralı, I. ve II. Friedrich Wilhelm de yer alıyordu... I. Friedrich Augustus uzun süre Polonya Kralı olarak kalamadı. Ancak yedi senelik hükümranlığı boyunca dış politikası Polonya'nın topraklarının komşuları arasında paylaşılmasına neden oldu ve Polonya'yı parçalama çabalarına 1704'te tahttan indirildikten sonra da devam etti. Polonya 1648'den beri savaşın içindeydi. Çağdaş tarihçilerin 'sağanak' olarak adlandırdıkları geniş bir istila ile karşılaştı. İstilacılar, yani İsveç, Brandenburg Almanları, Transilvanya Macarları ve Ruslar, Cromwell'in İngilteresi'nin ve Protestanların desteği ile hareket ediyorlardı...87
Martin'in bildirdiğine göre, Kabala tutkunu ve mason olan Kral I. Friedrich Augustus, Polonya'yı "Avrupa'nın hasta adamı" durumuna getiren kişi oldu. Yazar, Polonya'da masonluğun yükselişini ve ülkenin buna paralel olan çöküşünü şöyle aktarıyor:
1700'lerin ilk yarısında Polonya'da Fransız ve İngiliz masonluğunu model alan birçok Loca türemeye başladı. Mason kaynakları, 1815'teki Viyana Kongresi'ne kadar ki bu kongre ile Polonya dünya haritasından silinmiştir Polonya'da 316 Loca'nın açıldığı bildirilmektedir.  Polonya'daki önemli localardan biri olan Wisniowiec, 1742'de Volhynia'da kuruldu. Varşova'daki Three Brothers (Üç Kardeş) 1744'te, Dukla 1755'te, Good Shepherd 1758'de ve Sarmatian 1769'da kurulan en büyük localardı. Büyük Polonya Locası ise 1769'da kuruldu. Masonluğun gelişimi sırasında Polonya'da üç kez kral seçildi ve seçilenlerin hepsi Polonya Masonluğunun önde gelenleriydi. Bu üçlünün ilki olan III. Augustus 1763'te öldü. Onun arkasından 1766'da ölen Staniglaw Leszczynski ve sonra da Stanislaw Poniatowski başa geçti. Ve Polonya, Poniatowski'nin başa geçmesinden üç yıl sonra yıkıldı... 18. yüzyılın ilk yarısında Polonyalı politikacı ve entellektüel elit tabakanın büyük kısmı da Masonluğun Hümanist ideallerine kazandırıldılar... Ve 1790'da Birinci Polonya Cumhuriyeti öyle umutsuz bir duruma düştü ki en kuvvetli düşmanı Prusya ile tehlikeli bir ittifaka zorlandı. 1790'da Polonya-Prusya Paktı imzalandı. Bu paktın baş mimarı olan Ignacy Patocki, Polonya Masonluğunun Büyük üstadıydı. Bu paktın şartları Polonya için öylesine ağırdı ki, ülkenin parçalanması kaçınılmaz hale geldi.88
Masonluğun büyük rol oynadığı bu çöküş sürecinin sonunda Polonya 1795 yılında, Rusya, Prusya ve Avusturya arasında paylaşıldı. Kilise'nin Kuzey'deki son uzantısı da böylece yok edilmiş oluyordu.

Masonluğun Önlenemeyen Yükselişi

1717_londra_coventgarden_mason_loca
1717’de, Londra Covent Garden’da ilk kez varlıklarını dünyaya bildiren dört büyük locanın ortak toplantısı.
Az önce belirttiğimiz gibi masonluk 1700'lü yıllara girerken, İngiltere'yi tamamen Protestanlaştırmış ve bu ülkede "düzenin kendisi" haline gelmişti. Dolayısıyla 1314'den Tapınakçılar'ın yer altına indiği tarihten beri süren gizlenme dönemi İngiltere'de sona erdi. 1717 yılında, Londra'nın ünlü Covent Garden'ında, İngiltere'nin dört büyük locası bir araya gelip, "duvarcılar derneği"nin varlığını ilan ettiler. Sonra, bilindiği gibi masonluk hızla yayıldı. Devlet adamları, aristokratlar, burjuvazi, pek çok ünlü isim mason localarına girmeye başladılar. Varlığını 1717'de duyuran masonluğun, yarı yüzyıl içinde büyük güç kazanarak Amerikan Bağımsızlığı ve Fransız Devriminde öncü rol oynadığını biliyoruz.
Ama bu denli yaygın ve popüler bir örgüt haline dönüşen masonluk, eski Tapınakçılar'dan biraz daha farklı bir yöntem uygulamaya başladı. Masonluğun içinde, Tapınakçı geleneği sürdüren yani Kabala'nın sırlarıyla uğraşıp, Yahudi mistiklerine bağlılığı devam ettiren usta masonların yanında, bu örgüte sırf merak ya da maddi çıkar için girmiş insanlar da vardı. Masonluktaki derece sistemi, bu birbirinden farklı olan iki kanadı bir arada tutan ve birini diğerine hizmet ettiren mekanizma oldu. Maddi çıkar, merak gibi amaçlarla mason olmak isteyen kişiler örgüt içinde tutuluyor, fakat asla ve asla üst derecelere çıkamıyorlardı. Masonlarının önemli bir bölümünün, otuz üç dereceli İskoç ritinin ancak üçüncü derecesine ulaşabildikleri bir gerçektir. Bu düşük dereceli masonlar, masonluğun taşıdığı Tapınakçı geleneğin ve Yahudilerle ilgili misyonunun pek de farkında olmadan örgütün istediklerini yerine getiriyorlardı. Üst sayfalarda masonik ritlerden yaptığımız bir alıntıyı yine hatırlayalım:
Büyük Üstad: Kimden sakınmalıyız? I. Nazır: Düşmanlarımızdan ve kardeşlerimizden. Büyük Üstad: Kardeşlerimizden sakınmamızın nedeni nedir? I. Nazır: İsrailoğulları esarettedir. Biz onların kurtulmaları maksadını takib ediyoruz. Lakin yeni kardeşlerimiz bizim bu projemizi anlamayacaklar ve tatbikini engelleyeceklerdir. Büyük Üstad: Kardeşlerim nizam vaziyeti alalım. Yahudi diyarının kurtarıcısını selamlayalım.89
Görüldüğü gibi, büyük üstadlar, masonluğun Yahudi bağlantısının ve de büyük olasılıkla Mesih Planı'ndaki misyonunun farkındalardı. Ama "yeni kardeşler", ya da dereceler içinde yükselmeye istidatlı olmayan ve hep "yeni" olarak kalacak düşük dereceli masonlar, bu misyonun önemini kavrayamazlardı. Hatta bu sırrı dışarı yayabilir, masonluğun gerçek yapısının ortaya çıkmasına neden olabilirlerdi. O zaman bu düşük dereceliler, kendilerine sağlanacak bazı avantajlar sayesinde masonluğun "Yahudi diyarını kurtarma" olarak özetlenen büyük misyonuna, bu misyonun farkında olmadan hizmet ettirilebilirlerdi. Düşük derecelilere sağlanacak bu avantajlar kimi zaman maddi çıkarlar, ya da karşılıklı dayanışma olurdu. Kimileri gizli bir derneğe üye olmanın verdiği zevk ve heyecanla bile avutulabilirdi. Ama Kabala'nın gerçek sırlarına ve Hiram'ın temsil ettiği Tapınak gizemlerine vakıf olabilecek olanlar, kendilerine verilecek uzun ve ısrarlı bir eğitim sonucu, üstad olmaya hak kazanabilirler, Tapınakçı misyonunu, bu misyonun farkında olarak sürdürebilirlerdi.
Masonluğu derecelere ayırıp, düşük derecelerde yalnızca eğlenceli ve heyecanlı bir klüp gibi sunmak başka yönlerden de gerekliydi: Monarşilerin henüz tümüyle yıkılmadığı dönemlerde, mason locaları istemedikleri kimseleri de üye yapmak zorunda kalabiliyorlardı. Bir ülkede kurulan loca, aristokrasiden, hatta saraydan da bazı kişilerin ilgisini çekiyor ve bunlar "ben de üye olacağım" diye loca kapısına dayanıyorlardı. Kral ailesinden birisi, ya da bir kont veya baron masonluğa üye olmak isterse, buna elbette hayır denemezdi. Yapılacak şey, bunları da üye yapıp, onlara masonluğun bir eğlence klübü olduğu izlenimi vermekti. Böylece bu istenmeyen üyeler zararsız bir halde örgüt içinde barındırılabilirdi. Bu strateji gereği, kimi zaman masonluğun ortadan kaldırmak istediği insanlar bile localara alınabiliyordu. Örneğin, masonların önderliğini yaptığı devrimle birlikte (bkz 3. bölüm) kafası kesilmeden önce, Fransa Kralı XVI. Louis mason localarına üye olmak istemişti. Buna elbette hayır denemezdi. Kral büyük bir törenle locaya katıldı. Hatta "ben de mason olmak istiyorum" diye tutturan Kraliçe için bile bir çözüm bulunmuş, kadınlardan oluşan göstermelik bir loca kurularak, Kraliçe bu locada tekris edilmişti. Ama başta da belirttiğimiz gibi, kral ve kraliçeye localarda sunulan görüntüyle, gerçek arasında pek bir ilgi yoktu. Kraliçenin bu konudaki saflığı sonunu hazırlamıştı:
... Marie-Antoinette 1781 yılında kızkardeşine masonlarla ilgili olarak şunları söylüyordu: 'Masonluk yalnızca iyi bir eğlence ve toplantı klübü. Onlar şarkı söyleyip içki içen ve de kesinlikle komplo düzenlemeyen insanlar.' Kraliçe'nin bu konudaki düşüncesine rağmen pek çok mason devrimin ön saflarında yer aldı; en az ikiyüz tanesi Genel Meclise, yüz tanesi de Konvansiyon'a üye seçildi... 'Eşitlik, özgürlük, kardeşlik' gibi sloganlar ve eşitliği sembolize eden terazi ya da teyakkuzu temsil eden göz gibi semboller masonluktan alınmıştı.90
Masonlar belki istemeyerek aralarına almak zorunda kaldıkları kral ve kraliçenin yanında, "şarkı söyleyip, içki içiyorlardı" ama aynı dönemde gerçek üstadların, başbaşa kaldıkları localarda krala ve kraliçe hakkında "komplo düzenledikleri" tartışılmaz bir gerçektir.
Kralın kafası giyotinle uçurulduğu anda birinin çıkıp "Jacques de Molay, öcün alındı" demesiyse, devrimci masonların Tapınakçı geleneğini açıkça koruduğunun küçük bir işaretiydi. Olayın bir diğer ilginç yönü, Tapınakçı üstadı Molay'la, masonluğun sembolik üstadı Hiram'ın özdeşleştirilmiş olmasıdır. Alınan intikam böylece hem Hiram'ın hem de Jacques de Molay'ın intikamı oluyordu. Umberto Eco, bu konuda şunları söylüyor:
Tapınakçılar'ın, Süleyman'ın Tapınağı'nın yapımı sırasında duvarcı ustalarının kurdukları eski localarla bağıntısı olduğuna hiç kuşku yok. Bu locaların üyelerinin, gizemli bir cinayete kurban giden Tapınak'ın mimari Hiram'ı anarak onun öcünü almaya ant içtiklerine de kuşku yok. Kovuşturmanın ardından, Tapınak Şövalyeleri'nin birçoğu, Hiram'ın öcü söylencesini, Jacques de Molay'ın öcü söylencesiyle kaynaştırarak bu zanaatçı derneklerine katılmış olsalar gerek.91
"Öc alma" misyonunun en iyi biçimde uygulandığı Fransız Devrimi'yle birlikte, Tapınakçılar'ın ve birlikte İttifak kurdukları Yahudi önde gelenlerinin en büyük hedefinin, yani dini otoritenin ve monarşilerin ortadan kaldırılmasının dev bir aşaması daha gerçekleştirildi. Avrupa'nın en büyük Katolik gücü, "yukarıdan aşağı sekülerleştirme" yöntemiyle dinden koparıldı. Fransız Devrimi, İttifak'ın dini otoritenin kurduğu düzeni yıkıp, yerine kendi düzenini yerleştirmesinin en önemi aşamalarındandır ve İttifak'ın kullandığı yöntemler açısından da çok iyi bir inceleme örneği oluşturmaktadır. Bir sonraki bölümde, Devrim'i ve arka planındaki Fransız Aydınlanması'nı özel olarak inceleyeceğiz.
Ancak burada Avrupa'daki bu ilginç gelişmelere kısa bir ara verip, Atlantik'in öteki yakasına bir göz atmakta yarar var. Çünkü Fransız Devrimi ile Avrupa'daki ilk masonik devletin kurulmasından bir süre önce, Yeni Dünya'da da çok hızlı bir masonik yükseliş gerçekleşmiştir.